Tuesday, December 18, 2012

mandalina-kis

ne kadar soguk o kadar mandalina.


Thursday, November 29, 2012

yine kisacik ayrilik.

yine ahmet kaya.
sanki hic dip dibe degilmisiz gibi icimden hala onunla konusmaya calismak.
- koltukta oturmak yerine masada oturmayi daha cok seviyorum, biliyor musun.
icerdeki yemek masasinda not aldigin bi defteri acik birakmissin, okudum okudum, anlamadim yazdiklarini. ama icimden bir an bu benim defterim mi diye gecirdim, yazimi taniyamadim, senin yazin sanki benim yazimmis gibi geldi, hem de bir an da degil, icim urperdi kapadim defterini.

yine zor gunlerin icindeyiz, hakkimizi arama gunlerindeyiz. benim hakkimi ama yanyanayiz iste. bi de beklemedigimiz kapilar da aciliyor ya, iste o zaman her sey daha bir anlamli oluyor gozumuzde, daha umutlu.

- dogum gunumuzu ne guzel kutladik, di mi.

Tuesday, November 27, 2012

hayat bazen sadece beklemekten ibaret.

lozan'a gelen en guzel hediyelerden.
buraya gelirken her ne kadar zarfta benim adim yaziyor olsa da elimi bile suremiyorum, ilk once adams ailesi sonra bizim cocuk bekcilik yapiyor.

Monday, November 19, 2012

sosyoloji kutuphanesine giris.


iki kitabim oldu bile en guzellerinden hem de.
gunler sayili.
son iki ay.
yapilacak cok is var.
yapinca mutluluktan ucacagim isler.
sadece iki ay.
hem kisa hem uzun.

Sunday, November 18, 2012

dogum gunleri

- senin dogdugun gun kim dogmus biliyor musun.
- kim.
- nazim hikmet.
- biliyordum.
- peki, benim dogdugum gun kim dogmus.
- kim.
- sait faik. ama bi ihtimal.

Thursday, November 15, 2012

listelerden biri

hayat beni simartmayi seviyor sanirim, ama ben simartilmayi kesinlikle seviyorum.

cok sukur. yasiyoruz, yasadikca da ince ince zevkler gelip giriveriyor hayatima. buraya geldigimde ilk zamanlar boyle hissetmiyordum tabi ki, etrafa boyle de bakmiyordum, onun icin mesela illa ki ikinci bir paris'e gitme istegi.

cok sukur. sansliyim ya. bildigim tum bilgileri mesela hangi ressam genelde hangi tekniklerle resim yapar, hangi objeleri secer, hangi zamanlarda yasamistir, nelerden etkilenmistir, yari kendimizden uydurmali yari okuyup not almali, orjinallerini gore gore ogrendim diyebilirim.

cok sukur. gittigim sehirlerde nefesimi kesen cok sey gordum, yasadim. metropolitan opera'da bale izlemek, venedik'te vivaldi konseri dinlemek, van gogh, monet, renoir, andy warhol... gormek, yazarlarin yasadigi sehirlerde gezmek, gittikleri kafelerde oturmak.

cok sukur, yasiyoruz ya. bunlari gore gore, olmeden once yapilacaklar listem de gelismeye basladi iste.

mesela, en yakin tarihli olan sey, berlin'de sir simon'i ziyaret etmek. nisan'da bizi bekliyor.

mesela, bu da listeme en son ekledigim sey. onu gormek icin hic hayalini kurmadigim portekiz'e, ispanya tatilinden kisacagimi goze alarak gitme planlari yapiyorum.

 

Tuesday, November 13, 2012

yasadiklarimdan ogrendigim bir sey var


Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.

Ataol Behramoglu

ikinci universite

dur hemen yuh deme.

dedim ya hani, artik okula gelip gitmek, yapilmasi gerekenleri yapmak bana iskence oldu. yap-kurtul hevesi bile ise yaramiyor artik. ama onun disinda hayal kurmak serbest tabi.

once bi dala tutundum, onunla baya da idare ettim, dedim bizim komsu universitede sosyoloji master'i yapayim. olur mu olmaz mi derken, bi baktim, gorunurde engel olacak hicbir kosula rastlamadim, sonra mail atayim, bosuna para yatirmayayim dedim. dediler ki sen fazla kimya okumussun, alamayiz seni. tamam dedim.

sonra internette arastirdim programlari falan, neler var neler yok diye. uzaktan universite, ikinci universite.

uzaktan universite diye bi sey var, aman allahim, ne cok paralar istiyorlar, bildigin diplomayi satiyorlar, bu elenmis oldu, onca para verip ayni hevesle nasil calisayim ki ben.

ikinci universite ise, anadolu universitesinin bi de istanbul universitesinin yeni baslattigi bi program. hicbir sey istemiyorlar, mezun ya da halen okuyor olacaksin, fotograf, harc falan o kadar. ha bi de eger okuyorsan suanda okudugun bolum disinda bir bolum sececekmissin. valla mis, tabi bunlardan onbes gun once haberim olsaydi. ne yazik ki basvurular bitmis, ikinci donemde de baslama secenegi yok, kaldi bizim is seneye. olsun, o da gelecek senenin hayali olur.

bu senenin hayali ise, guzel bir sosyoloji kutuphanesi kurmak kendimce, bi de guzel defterler aldim mi, gunde iki saat calismayla neler neler olur di mi. iste, fazladan gelen uc aylik maas ile yapilacak diger sey.

Sunday, November 11, 2012

ogleyemegidedigin

cocuk, yilda iki uc kere zurih'te bir arastirma merkezine gidiyor, dunyada sayili olan makinelerde analizler yapiyorlar. hatta oyle bir yer ki bu analiz yapilan makineler de orada gelistiriliyor yani bazi makinelerden gercekten dunyada bir tane oluyor, neyse baya ciddi bir yer, dunyadan bir suru insan geliyor, 5-6 ay sonrasi icin randevu alabiliyorsun, ve insanlar 24 saat calisiyor, uyku tulumlariyla falan gidiyorlar.

her giris cikista dozimetre veriyorlarmis herkese, yaninda tasiyormussun, cikarken de bu dozimetreyle senin uzerindeki radyasyonu kontrol ediyorlarmis. senin sagligin icin. ekim ayinda, ilk kez 3gli telefonuyla gitmis oldu cocuk. butun gun farkli pantolon ceplerinde tasimis dozimetreyi ve telefonunu, ama yatmaya gittiginde yanyana koymus ve dozimetre resmen cildirmis, alarm vermis, birbirlerinden uzaklastirmislar normale donmus. sonra denemeler gelmis tabi. mesafelerle oynayip ne kadar radyasyon oldugunu kontrol etmisler, telefonla konustugu zaman ise maksimum yapmis, eski telefon bulmuslar bir de, onunla konusunca hicbir sey olmamis.

cocuk gelince eve, bizim 3gli telefonlar da aninda kalkti ortadan. cok uzun zaman olmadi bu telefonlarin hayatimiza girmesi, bir istatistik yapmak icin yeterli bir zaman degil ama normal olmadigi kesin.

eskiden kumandayi kacirirdi annelerimiz bizden, zararli diye, sonra cep telefonlari icin dunya kadar laf isittik, simdi de bunlar.

etrafta dunya kadar zararli (!) alet var biliyorum ama en azindan bunun yakinlik-uzaklikla bi ilgisi oldugu kesin, olabildigince uzak tutun bence yani illa kullanacam derseniz de hicbir cebinizde tasimayin derim ben, konusurken de kesinlikle kulaklik ya da hoparlör kullanin.

bu olay olmadan once, bir seri yapiyordum ben de instagramda. ogle yemeklerini evden getirdigimiz icin, guzel bir ani olur diye, farkli yemeklerin fotograflarini cekiyordum. 3gli telefon hayatimizdan cikinca o da yarim kaldi haliyle. oldugu kadariyla buraya da koyayim dedim. ani iste.

 










Friday, November 9, 2012

yesilligi bol muffin

icim bir uyandi, bir bakindim kendime, etrafima, kilolar almis basini gitmis, haftanin bes gunu ayni kiyafetle okula gidip gelmisim, sacim basimdan hic bahsetmiyorum bile, o kisim hayatimda hic yokmus gibi davranmak istiyorum, kisaca kendimi unutmusum senin anlayacagin.

uzun zamandir kurmadigim bi cumleyle basladim bugune, bir karar aldim.
sene sonu indirimine kadar hem deneyleri (ki kimyasallarin begenerek aldigim bluzlari mahvettigini gordukce de alisveristen vazgecmistim uzun zamandir) hem de kilolari bitirirsem, surpriz olarak alacagim uc aylik maasi hediye ederim dedim kendime.
uc aylik maasla bir ust bas bir de kitap alisverisi. yeter de artar bile. kitap alisverisi de buyuk ve cok onemli bir sey olacak, onu da yazacam.

ne diyordum, gozumu bir actim ki, bu yesil muffin de en son yaptigim seymis, icindeki peynir yetmezmis gibi bir de philadelphia surup yemisim ya, yuh bana.



megerse

mutlu olmak o kadar kolay degilmis.
ben bilmiyormusum mutlu olmanin, enerjiyi yuksek tutmanin ne kadar kiymetli bir sey oldugunu.
bana hep olagan geliyormus. neseli olmayi kastetmiyorum, etrafina isik sacmaktan da bahsetmiyorum.
mutlu olmak iste. icinde mutlu olmak, kendine mutlu olmak.

sanki uykudan uyanmis gibiyim, sanki uzun sure hareketsiz kalip kaslarimi yeni yeni calistiriyor gibiyim.

texas'i bile kiskaniyorum

simdi en kotu ihtimal 5-6 ay sonra butun bu sikintilar bitecek ya hani, ben simdiden o gun ne yapmali derdine dustum.

en son dusunelecek sey ama ben garantiye almaliyim, kolay bi sey degil karar vermek, projeye karar vermek gibi, bi kere olacak bi sey ne de olsa. oyle bara git, kafayi cek falan kesmez beni, onu yapmak hayatimin bi anda degistigini kabul ettiremez bana, daha baska bi sey olmali, hemen ucaga binmeliyim mesela o aksam, bambaska bi yere gitmeliyim. ya da ertesi gun ve ben o gece bavul hazirlamaliyim. oyle bir yer olmali ki heyecanimdan uyuyamayayim.

bir seyi de begendiremiyorum ki kendime. dedim ya onemli bi karar cunku.
bi de o tarihlerde, cocuk texas'a gidiyor, kendimi ona yamamamak icin zor tutuyorum valla. dilini anladigim bi memleket istiyorum, kitapcilari rahat rahat dolasayim diye. kimseye demeden istanbul'a bile gidebilirim 3-4 gunlugune, her aksam baska bi arkadasta kalirim, bi guzel sultanahmet, taksim, eminonu, sirkeci, kadikoy yaparim, oyle bir sifirlarim ki kendimi ben bile sasarim.

Thursday, November 8, 2012

belki de kasim gercekten guzeldir.

hayat, sadece hayal kirikliklarindan ibaret degil ya. tamam, icimdeki butun kotu duygularin ve dusuncelerin sebebi o, ama hayat devam ediyor ya iste. yiyoruz iciyoruz, geziyoruz, okuyoruz, izliyoruz, guluyoruz, sinirleniyoruz. su degismez, degismeyecek gibi gorunen sorunu iyice hayatima oturtmayayim, yazdikca, dusundukce tepeme cikartip temellerini iyice saglamlastirmayayim. gidecek bitecek. bir gun!

mesela ben cok havaliydim bi zamanlar, italya'ya gittiniz mi diye soranlara, hahaha canimizin sikildigi her hafta sonu italya'dayiz diyebilecek kadar bazen bosbogaz, kendini bilmez olabiliyordum. simdi ne oldu ki. bi de ustune, engellenecekleri de engelledim, oh mis, daha ne isterim ki yazmak icin.

tamam, buralar tenhalasti. blog yazmak daha bi guzeldi eskiden gibi, ya da ben yazdigim icin oyleydi. bu iste de nesiller var, kusak farklilari var, kac yasinda olursa olsun, sen kaclisin sorusu sen kac senesinde basladin ki'ye tekabul ediyor. hepimiz birdik once, okulluyduk, yeni mezun olmustuk, kimimiz ise girdi, kimimiz evlendi sonra, sonra da kimimiz anne oldu, calismaz oldu, sohbetler degisti sanki.

hayatim degismezse, ben de baska turlu degisirim, ne olacak ki. 

pismanlik.

28 yillik hayatimda hicbir zaman bir seyi bu kadar zorlanarak yaptigimi hatirlamiyorum. illa ki vardir, calismak istemedigim dersler, gitmek istemedigim yerler, yapmak istemedigim isler, ve bunlari yapmak zorunda da birakilmisimdir. ama hicbiri bu kadar uzun surmedi, surundurmedi beni, yaptigim isten, yapmak istedigim meslekten vazgecirecek kadar illallah ettirmedi.

bitmedi bu dort senelik surec. bitecek gibi de gorunmuyor zaten, dertlerimden biri de bu, sadece biri. yoksa son zamanlarda uretmeye calistim/iz enerjimi somurmek icin elinden geleni yapan insana alistim diyorum. bakma alistim dedigime aslinda, son bir senedir olmasi gerekeni gordukce icimdeki isyan daha da buyuyor ama ne yazik ki bu isyanin hepsi bana geri donuyor.

artik, her sey sikintili iste. uyumak istemiyorum, kalkmak istemiyorum. hayatimda yapmak istedigim, gecimimi saglamak icin aldigim kararin dogru bir karar olduguna sukrederdim sikca, cevremdekilerin kararsizliklarini, isteksizliklerini, pismanliklarini gordukce. ve onlardan biri olmama o kadar az kaldi ki, ya da oldum bile. simdiye kadar hic yanlis secim yapmamisim megerse. oyle bir vurdu ki bu beni.

toparlanmak icin, baska yerleden beslenmek icin bi umut aradim. hani su "hicbir sey icin gec degil" klisesi. baska bir okul, baska bir heves. buradakiler kabul etmedi, cok farkli konularda egitim almisim diye. iyice sikisti icim, kapana sikistim sandim. universite okudum, master yaptim, oyle boyle bir doktorali olacam, okumak istiyorum hala inatla diyorum, olmazmis.

sonra daha da dolandim, yapmak istemedikleri isleri yapan dunya kadar insan, secenegi bile olmayan dunya kadar insan. cozulemedim, bundan sonra cozulur muyum emin de degilim.
soyle soyleyim, cozulmek ister miyim.
istemem.

Wednesday, October 17, 2012

zaman gecse de

degisen pek bir sey yok hayatimda.
ozet olarak,
azalan artan stresler.
yeni yeni bulunan beyaz saclar.
sac dokulmesinin bi azalmasi bi artmasi.
falan filan.

kan tahlilinden pek bir sey cikmadi, demir eksikligi yokmus, tiroid de yerinde. c vitamini takviyesi yaptim once, bana misin demedi, multi vitamine gectim.
turlu turlu maskeler yaptim, yok cam terebenti, yok yumurta, zetinyagi, badem yagi, yine bana misin demedi. simdi ise toz bira mayasini bi bardak suda eritip sacimi yikadiktan sonra dokup bes dakika bekletiyorum.
bi de vichy, kerastese, ne varsa artik, sac dokulmesine karsi spreylerinden aldim, onceleri sabah aksam kullandim.
bi ara azaldi iyice, acaba hangisi etkili oldu diye, spreyle masaji baya bi bosladim, hop tekrar avuc avuc elimde. 
neyse iste, en son durum su;
uc gunde bir yikiyorum, bira mayasiyla yikayip duruluyorum, sacimi taramiyorum, her gun vitamin ve spreyle de masaj yapiyorum.
bi de bence hareketsizlikten dolasim bozuklugu da buyuk bir etken, olabildigine yurumeye calisiyorum ama adi ustunde tez yazmaca.

ahh new york, ne guzeldin sen.

Wednesday, September 5, 2012

o eski sacimdan eser kalmadi simdi

soyledigim sarki bu, kendimi susturmaya da calisiyorum bir yandan, dillendirip de geriye kalanlar da uzulmesin diye.

sampuan alirken ben mesela, rastgele alirdim iste, sacimda ne kepek var, ne boya var, ne kuru, ne de cansiz. kuru sac diye bisey varmis ve bunlar cok yanlis dusuncelermis megerse.

saclarim once bi yavas yavas dokulmeye basladi, nasil olsa cocuk yerleri supuruyor dedim, takmadim, sonra havlunun ustune iki avuc sac dokulmeye baslayinca ne oluyor yahu dedim, 5 karislik sacimdan bi karisini kesiverdik hemen o aksam. sonra sampuan aramalar falan, baktik ki o da bi ise yaramiyor. oradan buradan okuduklarimizla yarim sise zeytinyagi doktuk kafama ve isin ciddiyetini iyice kavradik, o kadar yaglamaya ragmen yine kuru, tiftik gibi, yine avuc avuc elimde. o gece bi uc karis daha kestik.

yani neymis insanin bi gecede saci da beyazlarmis, bes karistan bi karisa da inebilirmis. simdi sessiz sessiz kalanlara moral vermeye calisiyorum, gececek bugunler, bi sonu var, uc bilemedin 5 ay daha dayanin, sonra cok mutlu edecem sizi diye.

bu da anisi olsun, agustos 10

Tuesday, August 28, 2012

soze ne gerek

en sevdigim havalar, sabahlari soguk aksamlari ilik olanlar.

sabah o serinlikte evden cikmanin keyfi bi bambaska, hele de cocuklugumdaki gibi sakin apartman onlerinden gecerken, hele de sabahlari arabalarin degil de insanlarin olan sokaklardan yururken.

umutsuzluk bazen geliyor, bes dakikacik kaliyor gidiyor sonra, aglayamiyorum bile artik, aglamayi bilincalti zaman kaybi diye kaydetmis olmali. cocuk, bi kufur savur diyor, ben ise hepsini allah'a havale ediyorum diyorum.

zaten, tezimi de ona havale etmedim mi ki, evin o kosesine bu kosesine ilismis bi suru adak var mesela. gecenlerde adaklarin artik maaslari da  alip gitme ihtimalinin oldugunu gorunce bi dur dedik dilimize. dualar her an heryerde ama annemi de bol bol anarak, oss icin okudugu dualara gectim bi de, boyumdan buyuk isler ama olsun. anlamadan da ayni seyleri tekrarlamak sakinlestiriyor kalp atislarimi, hem de ferahlatiyor.

the metropolitan museum of art, new york, haziran 2012

Thursday, August 23, 2012

butun sey'ler ayri yazilir

her sey cok guzel olacak dedik, icimizi ferahlikla doldurduk ama oturmak da neyin nesi.

su bilgisayar, internet nasil bi sey, iki dakika oturmaya goreyim masamin basina, nerelere goturuyor insani, ayilana kadar yarim saatini yemis oluyor.

mozilla'nin leechblock diye uygulamasi var, ise yariyor yaramasina ama insan zaman oldurecek bi seyler aramaya gorsun, kaptiriveriyor kendini.

hep zaman oldurmek bunlar, yazik gunah valla.

bi dakika bile bos durmamali ki, her sey guzel olsun di mi. hadi o zaman oturmakla isler yurumez, calismaya koyul.

Wednesday, August 22, 2012

umut ne guzel bisey demis miydim.

o kadar sicak ki buralar, durduk yere asabi olabiliyorsun, degil biseyler yapmak yapacagin seyi dusunmek bile fenaliklar getiriyor.

uc senede insan bu kadar da alisir mi, 30derece altinda yasamaya. nasil terbiye edecem kendimi bilmem, hele de on sene sonrasi icin kurdugum hayallerle de bir celisiyor ki su durum sorma.

dun simseklerle haber geldi, yagmur gelecekmis, bahar olacakmis diye. sevincten camlara ciktik butun mahalle, ustumuzde basimizda ne var demeden el salladik birbirimize balkonlardan.
bugun yine sicak ama umut var iste, napalim.

bi de ben kendimi iyi hissetmiyorum diye sayikliyordum, sicaklardan saniyordum megerse ben hasta olmusum. cook uzun zaman oldu, yatak dosek atesli hasta olmayali. ama arada arada grip oluyorum iste, simdi de kulaklarimin agrisindan belli, basimin, gozlerimin bi dengesi olmamasindan belli.


- basim agriyor, kulaklarim zonkluyor ve hic okula gitmek istemiyorum, galiba ben grip oldum.
- cok ilginc bi gripmis.
- ilginc degil, gorkem gribi bu, eger sen olmus olsaydin ilginc olurdu.

Tuesday, August 21, 2012

bu geceye kesinlikle bu yakisir


umut

ne guzel bisey.
ne guzel bisey.
ne gerekli bisey.
aldigin nefesi parmak uclarina kadar hissettiren bisey.
hep yanimda olsa.
hep yanimizda olsa.

ne guzel olur.
ne guzel olur ya yine de birakmadan beni parmak uclarima kadar umut depolayim.

guzel olacak her sey, cok guzel olacak her sey.

inan sadece, sabir sadece.

Saturday, July 28, 2012

dokuz-on-onbirinci gun

cogunlukla umutsuzluk, kalp carpintilari, uykusuzluk, mide agrisi.
tam buldum derken bi anda fakedilen yanlislar ve bunlarin getirdigi iki kati umutsuzluk, kalp carpintisi, uykusuzluk, mide agrilari.

bunlarin arasina bir de daha da aci bi haber dustu ki sorma gitsin. -eminim ki, babacigin huzur icinde yatiyordur simdi-

birazcik gitsek buralardan, bu sene hic turkiye goremedik, hic birseyin garantisi yok ama bi gorsek belki daha iyi olur hersey.

ucsak da azcik sevilsek, simartilsak, dualarla sarmalansak.


ucsak da bizim eve bi selam caksak.

Wednesday, July 25, 2012

sekizinci gun

hic biseyin bi bok olacagi yok!

Tuesday, July 24, 2012

yedinci gun

garip bi gun.
on saat kadar uyuyup bana kendini pazar'mis gibi yutturmaya calisan bi gun, hatta simdi de carsamba'nin rolunu calmaya calisiyor, bakalim benimle daha ne kadar dalga gececek.
sadece bi saat gec geldim bugun ofise ama olduramadim, rutin gunlerimden biri yapamadim. bi saatin onemi bi kere daha onaylandi.
istanbul plani biraz daha erkene alindi gibi, isler yolunda giderse, bilet bulursak... gibi klasik on sartlari var tabi.

isler. bi halt olduklari yok.

ve strand.

Monday, July 23, 2012

altinci gun

heyecanla baslayip saat on gibi umutsuzluga donusen bi gun.
simdi enerjiyi yukseltmeye calismak yapilacaklar listesinin ilk maddesi sonra geri kalani.

su sarki belki ise yarar, hani kirk kere diyince gercek olur hesabina.

sahi hani ruyada keci gormek, muradina ermek demekti, pfff...

Sunday, July 22, 2012

besinci gun

gece gec yatinca, sabah da erken kalkmak zorunda olunca herkesin ruyasi, bilincalti cosmus.

mesela ben, nukleer savas gordum ruyamda. burada miyim, turkiye'de miyim belli degil ama televizyonlardan izliyorduk olan biteni onceleri, sonra evin bi ucunden bi ucuna koskoca metal bi cisim gecip duvarlari parcaliyordu. panik yok ama, kimsede. camlari kapiyoruz, panjurlari indiriyoruz, klasik orasi burasi karsilastirma muhabettini bile yapiyoruz, iste turk basini yine gercekleri anlatmiyor, her yer onlemini aldi, bizimkilerden ses yok hala diye.
ama en ilginc olay su, camdan bahcedeki agacin altina bikac insanin drakula ve ona benzer bi kadini topragi kazip siginak gibi bi yere sakladilar, yatak yorgan koydular arkalarindan, hatta bembeyaz bi keci bile koydular, bi guzel de kapattilar olduklari yeri. savas sirasinda ilk can guvenliginin saglanmasi gereken insanin drakula olmasi!?

cocuk da sabahin bi koru, bana 'dur daha gitme, erken' dedi, kolay kolay uyanmaz o aslinda, hele de pazar gunu. ama benim uyanip da ona 'yok daha gitmiyorum ki, yatiyorum' diye cevap vermemde hic sasirilacak bisey yok.

sonra istahsiz evden ciktim, okula geldim ama anahtarimi unutmusum, yapabilecegim seyleri yaptiktan sonra eve gitmeye hazirlaniyordum ki, anahtarim geldi, kahvaltim geldi, kocam geldi, mutlulugum geldi.


guzel bi haftasonu olmus olsun ve ben yarin guzel sonuclar alip haftaya guzel baslayabileyim. amin.

Saturday, July 21, 2012

dorduncu gun

panik atagin arada arada dort bi yanimi sardigi bi sabaha uyandim.
anlayacagin keyifsiz, mutsuz bi gun.
zarla zorla kendimi ada'ya attim da kahveden sonra biraz kendime geldim.

bikac saat zaman gecirip can alici biseyler bulmaya calisip gidecem buralardan.

aksamlari biraz daha calismam gerek, boyle sabahlar oldurur adami, calismaktan yorgun ama mutlu uyumak gibisi yok ne de olsa.



- cok tereyag koymasaydin omlete, gerek yoktu.
- ne az ne cok, tam gerektigi kadar koydum.
- yani diyorsun ki, artik ergenlikten ciktim, bana karismayin, ben kendi dogrularini kabul ettirmeye calisan bi genc'im.


Friday, July 20, 2012

The Owls Go

disarida oyle guzel bir hava var ki. bembeyaz gokyuzu, yavas yavas yagan yagmur. hava da gec karariyor ya, sanki kis gunlerinden bir gun ve saat 2-3 gibi.
ve en onemlisi, sen evdesin. disarda sakin sakin yagmur yagiyor. oyle guzel, oyle guzel bisey iste.
siyah cayi kupadan icmeyi de ozlemisim, hep kahve olmazmis. bugun cuma olabilir ama yagmurlu bi cuma iste, ne yapilir ki. secmek bana kalinca, ya kitap ya da ders.

bize onunde sonunda bi istanbul gorunuyor, yakin zamanda. dislerim feci. alti aydir ayni kovukla yasiyordum aslinda ama son iki haftadir ne olduysa bana artik rahat verdirmemeye karar vermis. hele de bu aksam ramazan'in serefine yaptigim un helvasindan sonra beni yasatmamaya karar verdi demistim ki imdadima fransa'nin yuzde 71lik lixir'i yetisti. aslinda butun derdim, istanbul'a gidecez ama bari islerin birinden guzel bi haber geleydi, sevincimden oleydim.

bi de hep ben cemkirecek degilmisim ya, batmis birilerine yazdiklarim. tatildeyim, keyfim yerinde dememis, bulacam demis, bulmus. takipten de vazgecemez herhalde, cok yakinlardan geldi sesi, keske biraz daha toleransli yazsaymis, mail yazsazmis. bak iste dogru soze ne denir ki, degistirdim bile. belki guzel seylere sebep olur bu, uff amma guzel olur, ne hayallere dalarim ben simdi buradan.

gecen haftadan

ucuncu gun

bu sabah daha mi keyifliyim ne.
cocuk okula geldi bugun ama yine ben metroda yalnizdim. o hala daha yavas. sahi demeyi unuttum, haftasonu yirmi bes gunde bir kere tatil yaptim ya ben, daga ciktik yuruyus yapmak icin, 5 saat! yaptik da.
ama ertesi gun ne yazik ki cocuk dizini incitti ve ondan sonra her sey biraz daha karisik oldu iste.
simdi duzeliyor ama iste yavas yavas. bunun yanisira evde baska bir saglik hikayesi var ki dort bes senedir erteledigimiz biseydi. bakalim, niyetine girdik.
iki aksamdir evde calisamiyorum, ama oyle ama boyle. mesela boyle'si siir okuma gecesi.

bir de "oyle mutsuzum ki, mutsuzlugumu ancak kitaplarin icine girersem unutabilirim"

Thursday, July 19, 2012

adada ikinci gunum

sevgili gunluk,
bugun ikinci gun, onumde daha upuzun bir yol var biliyorum. basaracam mi artik cok emin degilim ama gittigi yere kadar.
rekor yirmi bes!
yirmi bes gun, araliksiz bu adaya geldim gittim. ("ada" demek pek bi hosuma gitti, bloga yazmadigim zamanlar icimden boyle konusup durdum, boyle de devam etsin bakalim) ne haftasonu ne de gunler kavramim kaldi.
peki sonuc?
simdilik iki ileri bir geri, ayni yerdeyim de denebilir.
okul islerinde degil de aklim, insan islerinde.
keske bi ablam olsaydi.


Wednesday, July 18, 2012

biri geldik dese

nadir bulunan keyifli gunlerden, zaman'in makul ilerledigini dusundugum gunlerden, ya da gecmisi keskelerle doldurmayip gelecek icin sukur deme gunu.
butun bunlar, yazdiklarim, yazacaklarim hala, doktora sonuclari, sebepleri, acilari.
yani, anlamsiz bi cumle gordun mu, ya oznesi ya nesnesi bil ki doktora'dir.
asagi yukari alti ay var iste. alti ay, benim deneylerim icin var ki, aslinda butun ilisigimin kopmasina biraz daha zaman var.

karisik ruh halleri, surekli bi karsilastirma, boyle olmali soyle yapmali. bi gecis donemi ya. ondan. yine mezun oluyorum iste, insan her mezun oldugunda boyle olmaz mi. universite biter, annen baban bile taniyamaz seni, master biter yine ayri alemlerdesin, ve iste simdi 29 yasinda tekrar mezuniyet, ipler daha da karisarak hem de. hayatini birlikte yasamak istedigin insan var, onun istekleri var... daha buyuk islere niyetlenme istegi var. 

soyle sip diye otuz olsam, uyusam, uyansam bi yerlerde, bi islerle mesgul olsam, ne guzel ne guzel olur. biri geldik dese.

ozleyenlere selam olsun!

Tuesday, June 19, 2012

starry night

almaya devam etsem de uzun zaman olmustu sanat kitaplarima bakmayali. sevdigim ressamlarin resimlerine bakip bakip bunu nasil yapmis, ne dusunmus, nasilmis diye dusunmeyeli. doktora yapiyorum ya, hani son sene bi de. olabildigince uzaklasmisim herseyden.
butun hafta dolastik durduk, kitapcida, muzede bi suru zaman harcadik ama ben onu beklemisim. sonra birden starry night'i gordum muzede. takildim kaldim orada, kalakaldim. hic bir fotograf onun guzelligini yansitamamis megersem simdiye kadar. daha bi cok van gogh eseri gordum, favorilerimi de gordum ama bu son darbe icin bekliyormus.
onun icin iste, sonrasinda kac kere ruyamdaydi. dondum evime, isime, yapilacak seylere, ama aklimda hep bu, hala da oyle.
hep biran once bitirmek istiyordum bu doktorayi ama simdi sanki daha baska sebepler de var icimde, daha baska seyler yasamak icin.
beni boyle degistiren, ufkumu acan, buyuten sey, bi haftalik new york mu yirmi dakikalik starry night mi, inan ki emin degilim.

Museum of Modern Art

new york'ta bi hafta

8 haziran cuma - jfk bulusma. a metrosu. arkadasin evi. isvicre pogacasi.
cumartesi - central park. columbus circle. brooklyn koprusu. china town. pekin ordegi. lychee meyvesi. little italy. strand. ny top10 kitabi. times square.
pazar - yeni ev. battery park. bagel. soho. bryant park. arkadasla bulusma. union  square. sushi. saki.
pazartesi - wall street. american indian museum. battery park. sokaktan yemek. american museum of natural history. artichoke pizza. magnolia cupcake. top of rockefeller center.
sali - strand. metropolitan museum of art. muzede sushi, chicken fingers. arkadasla bulusma. times square.
carsamba - bryant park. grand central. public library. majestic, the phantom of the opera. empire state. macy's. chipotle.
persembe - union squre. tekne turu. lenny's sandvic. museum of modern art. gulluoglu. burger joint. metropolitan opera house, romeo & juliet. biergarten, meatpacking district. fat cat, jazz.
cuma - lenny's sandvic. central park. strand. ev. e metrosu. jfk.

unutmadan kisa bi ozet yazmak gerek, hepsini yazacam ama kimbilir ne zaman.

ama soylemeden gecemeyecegim, az kalsin, new york'u yasayabilecegimiz sehirler icine sokuyorduk. en buyuk pay, strand adinda muthis bir kitapcinin orada olmasiydi. ama buraya gelince, kitapciyi anilarimizda ve umutlarimizda yasatmaya karar verdik.

bu listede yok ama zaman en cok new york'un altinda ve ustunde kaybolarak gecti. ne kadar yurudugumuzu bilmeden yuruduk durduk, ki metro kartimiz da vardi. eve dondugumuzde saat farkindan degil ama biz yorgunluktan oluyorduk.

bisey daha soylemeden gecemeyecem, bence ben new york'a gidip de alisveris yapmamis olan tek turkum! strand'da harcadiklarimizi hic saymiyorum bile.

devami sonra, cok sonra.

Sunday, June 3, 2012

yine zaman

simdilerde en kavgali oldugum sey.
mayisin bitmesi mi beni strese sokuyor yoksa haziranin gelmesi. iki turlu de o suclu.
ve ben, panikten, telastan kendimi kaybetme sinirina o kadar yaklastim ki. ya son kalan var gucumle deli gibi calisacam ya da siniri gecip deli gibi cildiracam.
tabi ki kararim, son kalan gucume tutunmakta. onun icin iki haftada bir gun tatil yapiyorum, yetiyor o bir gun tatil kesinlikle, ondan bir sikayetim yok ama eger yorgunlugu kendi beynimde yaratmamissam.

dinlenmek mi. daha once dedim ya, tatiller isvicre usulu diye, dinlenmek de artik oyle.
mesela, gol kenarinda 3 saat bisiklete binmek.


cocuk gitti

bambaska bi kitada simdi, benim icin ikinci gun bu, onun icin birinci gun.
ilk kez bu kadar uzun ayri kaliyoruz.
icim doldukca ustune atlayacak, minciklayacak kimse yok ki, icim doluyor ama tasamiyor.
cuma gunu kavusacaz, bambaska bi ulkede. hem de sanki baska yerlere giden benmisim gibi onun kapidan cikmasini bekleyecem.

guzel bir haftamiz olsun.


Wednesday, May 30, 2012

deniz ustu kopurur

son anda bugunun sarkisi secildi, sabah aldigim bi haberle. onun icin bunu sectim binsekizyuzdoksanbes kere dinlemek icin.

digeri baska sabah, yeter ki sabahlarimiz bol olsun.


Monday, May 28, 2012

swiss weekend

isvicre'de turist olarak gezmeye tozmaya pek bi yer kalmadi gibi, koca koca (!) sehirlerin illa ki en azindan havasini cektik icimize. 3.5 sene sonunda tipik isvicre haftasonlari icin olduk bence.

ilk kez haftasonu icin dag hotelinden rezervasyon yaptirdik, hem de iki gece. cumadan kalmali falan. yok tren, yok teleferik, tabi hotelin parasi da derken 3-4 gunluk italya tatiline es deger bi tatil oldu bu isvicre haftasonu.

gittigimiz yer ise zermatt. 4500m yukseklikteki matterhorn dagi sayesinde yaz kis kayak yapilabilen bir yer. kucuk, tipik isvicre koyu, araba girmesi yasak bi de, sadece elektrikli araclar var. dogasindan, mis gibi havasindan bahsetmeye ne gerek var aslinda. biz sadece 3000 metreye ciktik, onda bile felegimiz sasti, bu kadar cok kar olabilecegine aklimiz ermedi, iki dakikada bir degisen gokyuzunu izlerken sanki dunyadaki beyaz perdenin arkasina gecmisiz gibi kikir kikir gulduk durduk.

tabiii, asil tatil, bi ton para harcamak degil. isvicre tatili demek, spor aktivitesi demek. biz de fazla fazla, daglarin arasindan yuruyup dereleri atlayip kunduz, dag kecisi gorduk. iki teleferikten birini de yuruyerek donunce hotele gittigimizde canimiz cikmis, ayarimiz kaymisti. ama oyle iyi geliyormus ki, dag yuruyuslerimiz kesinlikle devam etmeli diye karar alindi.






zermatt'te hidrellez de bi baska oluyor, umarim hizir bizi gormustur.

son zamanlarin populerleri

- ne bileyim ben?!
- o zaman sen de itaat et.
- bi hareket cektim arkasindan!
- hayirlisi olsun.
- kismetse...

olsa da yine yesek...

Wednesday, May 2, 2012

train de vie



hani izlemediyseniz, bi gun olur da biseylere caniniz sikilmisdir, iste o zaman izleyin derim ben.

ana konu, naziler zamaninda yahudiler, ama merak etmeyin sonu kotu bitmiyor, bitmis olsa da, gozunuzu kapayin ve muziklerini dinleyin, o da yeter.

Tuesday, May 1, 2012

1 mayis

nasil da tam zamanlama oldu dunku olay. bir mayis. icimden cikardim derken nasil da yerlesmeye baslamis, suraciga yazayim da iyice ciksin gitsin.

hadi benim arkamda durmuyorsun diyelim, hadi beni motive edecek biseyler de yapmiyorsun diyelim, zaten bi onceki kaziktan biliyoruz beni duymadigini, dinlemedigini. ama 'hayir, istemiyorum' demek yerine bir gun, tam bir gun, once sormus olsaydin dusunurdum demek de neyin nesi.

biseyler yapamamanin vicdanini neden karsindakine yuklemek de ne deme. karsinda duran insanlarin da yetiskin, akli basinda oldugunu unuttup da bu ufacik tefecik kendini isin icinden siyirma oyunlari da nedir allah askina. bundan sonra kufur mufur.

bi de baska bi proje daha varmismis ama onu baska zaman konusacakmisizmisiz.

gorursem soylerim.


daha ne kadar tip insanla karsilasip kim bilir kac kere haksizliga ugrayacaz, bu da bisey mi ki. 
guzel seyler dusun, guzel seyler dusun.

Monday, April 30, 2012

nisan biterken kisa kisa

- hangisinden baslasam ki.

- metroda ferdi tayfur dinleyen birine rastladim gecen hafta. ferdi tayfur'un kulaklikla dinlenebilecegine aklim zor erdi.

- aziz nesin dernegi varmis isvicre'de, gecen hafta yemegimizi yedikten sonra ogrendik, sonra hadi gidelim, yemek olmasa da biseyler iceriz diye gittik. iyi ki de gitmissiz. ne guzel bir aile tanidik. hem de ne guzel.

- bi aziz nesin kitabi daha aldik, hem de fazladan bi brosur daha, gecenlerde metroda ben aziz nesin'i okurken nereden buldun o kitabi diyen burada dogma buyume cocuga da vereyim diye.

- o guzel ailenin yasadiklari, yapmak zorunda birakildiklari secimleri, hepsi bizi aldi goturdu bi yerlere.

- ve ayni gece ben 17 yasinda oldum, yemin billa ettiler, ben de iki saat icin tamam dedim, eve gidince yine 28 olmustum ama olsun.

- cocuga samizdat'i aldim bi de, dayanamadim surprizi bozdum. sonra dayanamadim neden aldigimi da yumurtladim, haziran'a kadar delikanli'yi bitiremesin, ben onunla dalga geceyim diye.

- herkes alsin, herkes okusun diyor. soner yalcin'in ansikopedi gibi olan kitaplarina da benzemiyormus hem, gozunuz korkmasin.

- elmayi oyle ozlemisim ki cumartesi sabahi bi oturusta 3 tane birden yedim. bi de bu kosturmaca da birazcik (!) kilo mu almisim ne.

- uzun zamandir berlin kaplan'i kadar kotu bi film izlememistim, neyse ki dedemin insalari'ni izledik de biraz olsun kendimize geldik.

- bende yine bi okumaliyim, daha cok okumaliyim kipirtisi var.

floransa, nisan 2012

Sunday, April 15, 2012

emekci kizim

bugun ya romantigim ya arabeskim ya da bi sekilde sinir bozucuyum. bunlari yazmadan gecemeyecegim zira icim tasiyor.

aklim hep eski gunlere kayiyor. benim master yaptigim cocugun okulu bitirmeye calistigi zamanalara. lab.a simit-ayran tasidigi, cantasinda her daim gofret cikolatadan bulundurdugu gunlere.

bu gunler, bu aylar da biraz oyle gececek gibi. haftasonu demeden sefer tasimi yanima alip okula gidiyorum cunku, cocuk evde. debelenip de eve bi geliyorum mis gibi bi sofra, agzi kulaklarinda bi cocuk.

ve onun icin tek yapabildigim sey su kek, haftaici bir tane, haftasonu iki tane.

simdi ise neyi dusunuyorum biliyor musun, sadece uc saat once yaptigim kekten nasil bu kadar mutluluk, gulucuk cikiveriyor.

 ben cocugun "emekci kizim" sozuyle tav olmus olabilirim.

bi dahaki tatil pekala uc kisilik olabilir

hayatimdaki en guzel tatildi. bu ne gorduklerimden ne de yediklerimden oturu. buyumusuz, ogrenmisiz. yoluna girmis hersey. fiziksel olarak belki de en yorucu tatildi. aktarmalara yetismek icin kosturmalar, ucuz biletler ugrana ayakta yapilan yolculuklar. hergun en gec 8de kalkip saatlerce yurumek. ama nasil iyi geldi.

simdi okuldayim ben, tek basima. calismam gerek, icim pirpir, telasli. sebep, bunlar degil ama sehir sehir ne gordum, ne yedim ne ictim yazamayacam, bu icimden gelmiyor. aslinda buraya yazmak icimden gelmiyor. daha once de denemistim ama yapamamistim, gunlugune kimse yazmaz ki onlari. belki seneye yeni bloga sadece gezdiklerimi yazarim, bakalim. projeler yarisiyor zaten.


mesela, hatirlanacak en guzel seylerden biri bu yagmurluklar. ben turuncu, cocuk yesil kaplumbaga, gezdik floransa'da ogleye kadar. hotele girene kadar kocaman sirt cantalarimiz kabugumuzdu. siganacak ne bir muze ne de bir kilise bulamadik paskalya yuzunden. ama ara sokaklar bizimdi iste.

Wednesday, April 11, 2012

turladik

manarola, nisan 2012
yine italya'yi bi turladik geldik. 17 saati trenlerde gecen 5 gun.

milan-genova-cinque terre-pisa-floransa-bologna-milan

Monday, April 2, 2012

gecmis-gelecek

haftasonu sanki icime bosluk girdi, kocaman bir bosluk. zorda kalmadigim surece yerimden hic kalkmadim zaten, evin yemekleri bu haftasonu benden soruluyor diye bikac kere mutfaga girdim, o kadar.

aklim ya gecmiste ya gelecekte dolasti durdu.

evin genc kiziyken yaptigim iki yumurtali kekimi, kimbilir hangi firinin tepsisi olan, ama benim olan, kek kalibimi hatirladim. ne de cok sevilirdi evde. hemen biterdi, onun icin de cesit cesit yapma imkanim olurdu. onu deniyiverdim, iki yumurtayla, cay bardaklariyla sekerler sutler, yarim paket kabartma tozlari. icim acilir gibi oldu biraz.

hizimi alamadim sonra, peynirli pogaca ozlemi sardi bu seferde, pazar kahvaltisina da yetistirdim onlari. ne cok ozlemisim ne cok.

sonra bi de annemin uzumlu kurabiyesi var, bi de uzeri sekerli kurabiye. ne cok severdim onlari da, hep dusundum durdum.

pazar aksami yuruyusten sonraki manzara ise kizilcik suyuyla 'kisirimiz da olaydi, gun yapardik' manazarasi

ikinciye ayni olculerle bir kek daha yapinca iyice icim acildi iste. ondan sonra da gelecekle ilgili planlara gectim iste.


kollar-bacaklar

gecen hafta nasil bir stres yapmissam kendime, butun haftasonu bacaklarim agridan koptu sanki.  ayaklarima yapilan masajlarda kar etmedi, yuruyusler de yapildi ama iyi geliyormus gibi olup daha da feci agri yapti.

bu aksam eve gitmeden onceki en onemli gorev, soyle guzel, rahatlatici, sakinlestirici caylardan almak. bi umut iste.

tabi bu haftasonu ben asagiki koltukta done done yatarken hic farkinda degildim, bi ayin daha bittigini ve 6 ay kaldigini. panik yok. devam.

bu cumadan baslayarak sirt cantalari ve tren biletleriyle bes gun yollardayiz. belki biraz yurumek, insanlarin arasina karismak, oyle akip gitmek iyi gelir, hava da ne guzel gec karariyor, tek dert havanin sicak olmasi ama o, o kadar da dert degil, aralik'ta venedik gezdik ne de olsa, floransa ne kadar soguk olabilir ki.


Monday, March 26, 2012

dunyadaki butun insanlar

oyle bi yorgunluk ki bu yasadigim hic birseye benzemiyor. sanki debelenip debelenip bir arpa yol alamamis gibi, hani titanic filmini ikinciye izlediginde son sahnede insanlarin havuzun icinde cok komik bi sekilde debelendigini farkediyorsun ya oyle bisey iste. komik bi sekilde debeleniyorum gunlerdir.

bi ay oncesine kadar basimi yastiga koymamla uykuya dalmam arasinda saniyeler varken simdi uyumamak icin direniyorum, aslinda direnmiyorum da sartlanmayla uyumuyorum. uyumak iyi degil bana bugunlerde, gunun onsekiz saati valla bu kadar yorulmuyorum. ne kadar cok insan ne kadar cok olay, ugrasip durdugum, yok yere kendimi uzdugum.

hadi ha gayret, ha gayret.

evde kalan, iki pirasa bi kereviz toplanir, mis gibi bi kis yapilir ki aksam yemegi olsun, 
bi dilim yedin mi de 140gram tereyagindan payina duseni hesaplamasi kolay olur.

Sunday, March 25, 2012

bebek peynir

belli bi yasa gelince nasil insanin etrafi evlenen mutlu ciftlerden gecilmiyorsa benimki de simdi bebek bekleyenlerden gecilmiyor. haliyle, insan ister istemez dusunuyor, bugunlerde ben de pek dusunur oldum, kendi hamileligimi degil ama neler yasandigini, neler hissedildigini, ne tur duygularla insanin karsilastigini. hemen, anne olmadan anlasilmaz diye damgalanacak seyler de degil ayrica.

su kirk gun olayi var mesela, sonra ilk gunlerde deliye donen anneler, uykusuzluktan olmus bitmis aileler. bence insanin o zamanlardaki guzel dakikalarin farkina varamamasi o kadar normal ki, hatta varmasi bence bi garip. (sahsen ben o zamanki mutluluk tablolarina, oohhh ne ala butun sulaleyle bebek bakmak diye icimden geciriyorum, tabi bu benim tumuyle vesatligimdan da olabilir, cunku benim yanimda, guvenebilecegim boyle insanlar olmayacak buyuk ihtimal.) galiba kirk gune kadar anneye yuklenen sorumluluk, onu allak bullak eden sey, degisen hayatina alismak, cocuguna bakmak, onu buyutmek degil. ama ortalama uc kilo, dilinden anlamadigin bi canliyi, tamam hadi evladin deyip biraz daha duygusal olayim, yasatmak. bence, bu yasatma stresinden oturu, bu sikintilar, bu zamanlari guzelce yasayamamak. bu kirk gunden, iki aydan sonra bakiyorsun, zaten, ele avuca gelmeye basliyor, bi oh diyorsun, ondan sonra kakara kikiri, o da sansli olup da aklina mukayet olduysan.

olur da bi gun boyle seyler yasarsam az cok tahmin ediyorum, o yasatma duygusunu buyuk bir stresle yasayacam, yanimda birinin olacagi dusuk ihtimal, belki olmazsa bile daha iyi olabilir.

neyse iste, yasayip gorecez, ben de soz soyledim ya rahatlamisimdir artik.


Saturday, March 24, 2012

bahar gelmis diyorlar

dogru mu. dogru herhalde.

her sabah yedi bucukta okulda bizi sakiyarak karsilayan kus oyle soyluyor.

butun bloglarda da yaziyor.

cicek acan agaclar, daha gec batan gunes, ogleden sonralari acilip sacilmamiza izin veren hava, hepsi diyor bahar geldi diye.

ben bu sene kutlamiyorum bahari, kutlayamiyorum. bu sene ne gelen baharla ne denizlere atan yazla ne de ah bi gelse de ferahlasak dedigimiz kisla ask yasayabilecem. bu sene benim icin aylardan olusuyor ve o aylar da senenin sonu icin birer adimdan. demistim daha once de. iste onun icin dondurma yiyebilmek huzunlendiriyor beni, sonra bikac kilo verme mevsimi gelip de verdigim kilolar icin bile sevinemiyorum.

onun icin bence bahar gelmedi, sadece gunduzle gece esitlendi, mart bitiyor, falan filan.

cok arabeskim, coook. ama ben hep boyle olurum ki, buyuk bi donemecte illa ki arabesk olurum.

ben yokken masama goz kulak olan bahar cicekleri.

Tuesday, March 20, 2012

peintre de bonheur


inisler cikislar hayatimizda bol ya, her haftasonu kitapcilardayiz, mutlu olalim, raflar aralarinda sohbet edelim diye, en guzel rituellerden biri. sanki butun hafta dipdibe degilmisiz gibi oyle guzel konular cikiyor ki ortaya, hevesi, enerjisi de cabasi.

ahh zaten, bizim en guzel, en heyecanli zamanlarimiz ya guney cimlerde, manzarada ya da okul kutuphanesinde gecti. mutluluk da ya tavlanin sonucundan ya da kucaklara doldurulmus kitaplardan geldi.

artik, alistik kitaplarin cogunun fransizca olmasina, ilk zamanlar biz onlarin yaninda konusamazdik, onlar bizi iclerine almazdi ama simdi oyle boyle zaman geciriyoruz, illa ki giriveriyoruz kitapciya. hala yanimiza kattiklarimiz sinirli ama fena mi, degisik mutluluk kapilari kesfetmis oluyoruz iste.

taschen 25.yilina ozel kitaplar cikarmis, aslinda kitaplari indirime mi sokmus yoksa cikarmis mi bilemedim simdi, neyse, coook guzel sanat kitaplari cook uygun fiyatlara, inanin, bulursaniz da kacirmayin. bi ay almazsaniz olmaz dergileri almayip evinize Renoir'i sokmakla coook sey kazanirsiniz. elinizde oyle bi kitap olur ki, dinlenmek istediginiz, sihirli biseylerin sizi sessiz sessiz mutlu etmesini istediginiz zaman, bi kadeh sarap ve Renoir, ta taaaam, artik mutlusunuzdur iste.

*mutlulugun ressami

 
design by suckmylolly.com