Showing posts with label kitap. Show all posts
Showing posts with label kitap. Show all posts

Thursday, January 10, 2013

sinek isiriklarinin muellifi

oyle sevdim ki bu kitabi, bitirmedim bile bile, iki yuz sayfa bile degil halbuki, dondum dondum okudum. cumleleri sevdim, aldim avucumun icine oyle sevdim hem de.

daha okumaya baslar baslamaz, imrendim bu adama, basini sevdim, kafasinin icindekini sevdim.

baska kitaplarini okur muyum, elime gelirse okurum tabi, ama butun kitaplarini okumayalim diye delirmiyorum, yetti bu kitap bana, bu cumleler yetti bana.

"cemil icin guzelligin sasmaz olcutu bu olmustu: hemen eve donme istegi uyandiran sey guzeldi."   

Monday, November 19, 2012

sosyoloji kutuphanesine giris.


iki kitabim oldu bile en guzellerinden hem de.
gunler sayili.
son iki ay.
yapilacak cok is var.
yapinca mutluluktan ucacagim isler.
sadece iki ay.
hem kisa hem uzun.

Sunday, February 26, 2012

perilerle cinler

Siksik sorarlar:
- Nasil bu kadar yazabiliyorsun?
Derler ki, kimi sanatcilarin esin perileri varmis da, bu periler onlarin ruhuna sanati uflermis.

...

Benim sirtima binmis, ustume cullanmis olan esin cadilari, esin cinleri, esin canavarlari durmadan buyuruyor, zorluyor azarliyor:
-Yaz! Hadi yazsana! Durma yaz! Ne duruyorsun? Uyumaya hakkin var mi senin... Uyan! Oturma oyle... Kalk cabuk... Hasta da olamazsin... Sissst, kalk bakalim... Yaz!

...

Elimde olsaydi, Insan Haklari Evrensel Bildirisine soyle bir madde ekletirdim:
"Hasta olabilmek, her insanin en vazgecilmez, elinden alinmaz tabii ve toplumsal hakkidir; her insan hasta olabilir."
Hasta olunca sirtustu uzanip yatabilen mutlu kisilere hep imrenmisimdir. Yarim yuzyila dayanan yasamimda, bir cadilarim, esin canavarlarim birakmiyor. Gece ruyamda gunduz hulyamda, yani butun dunyamda onlar.
- Yaz!
Yaziyorum.
- Daha yaz!
Daha yaziyorum.

...

aziz nesin, boyle gelmis boyle gitmez-1

Thursday, January 5, 2012

ask mutfagindan yalnizlik tarifleri

kasim'da bayram icin gittigimizde turkiye'ye, kitap fuari da basladi baslayacakti. planlamamistik ama onunden gecerken bi ugramak kesinlikle iyi bi fikirmis. -ben o siralar, pek bi feciydim, simdiki halime sukretmek gerek.

baslik, yekta kopan'in oyku kitabi. yekta kopan'la birlikte henuz oykulerini okumadigim bikac yazarin daha kitabini almistim fuardan. ilk sansimi ona vereyim istedim, o bi SES ne de olsa. tabi bi de bikac ntv programina rastlayinca, icim isinmisti.

oykulere gelecek olursam belki bi kere daha yekta kopan oykuleri denerim ama simdilik bi hayraniyim, yandim oldum bittim, onunla tanismam gerek, konusmam gerek diyemiyorum. oykuleri, illa ki sonunda bi "son" ihtiyaci hissedilmis gibi yazilmis, iclerinden bazilari var ki guzel dusunulmus, guzel kurgulanmis, okuyucuyu sasirtiyor ama bunlara gerek olmamali bence. kendiliginden akmali, dur bunu, bundan once soyleyim, bunu soyleyerek cok acik verdim, sonunu rahatca tahmin edecekler gibi degil. bana oyle geldi iste. siz de bi okuyun, ama en son cikarttigi kitabi okuyun bence. degisiklik olsun.

belki de hayatimda ilk kez, bi yazar/sanatci pesinden kosma istegi geldi icime, keske sait faik ya da sabahattin ali yasasaydi, kapilarinda kamp kurardim, onlarin izlerini surerdim dedim, yekta kopan'dan sonra.

simdiki tek istegim ise ulasma ihtimalimin oldugu, yani ayni havayi soludugum, bi yazara tutulmak.

besiktas balik pazari, 
butun baliklarin kiymetini bilin!!

Monday, September 26, 2011

bereketli topraklar uzerinde

yusuf elinde tahta cantasi, sirtinda yepyeni ceketi, basinda etiketi daha cikarilmamis kasketi, koye dogru yuruyor, yuruyor ya olum sessizligi her yer sanki.

.....
evine girmis, halinden memnun, acmis bavulunu, karton kutusundan gaz ocagini cikarmis, gosteriyor avradina, bunun odunu komuru, bu ispirto diyor, aninda suyu kaynativerir, bi de yilan sesi gibi de isligi var ki, bi gorcen.

kapi usulcacik aciliyor, pacavralar icinde, korkuluk gibi zayif kadin, yaninda ayaklari yalinayak, ustubasi yamali genc kiz dikiliveriyor. yusuf bakiyor onlara bi, hasan'in kizi bu taniyor, hani gozlerinden op diye tembihledigi, durakliyor, kalbi deli gibi carpmaya basliyor, sonra gozleri karariyor iste. kadin, korkuluk kadin, bi hisim cikiyor evden, kizin kolunu kavradigi gibi. ne bi feryat ne bi hickirik cikiyor bogazlarindan. oylecene yuruyuveriyorlar.

yolda ali'nin anasina rastliyorlar ya, hic bakmiyorlar kadinin yuzune, kadincik da anlamiyor ya ne oldugunu hizli hizli yurumeye devam ediyor yusufgillere, alisi'ni sormaya yakinlardan gelen ali'nin dilinde cokca dolasan turkuyle.

Friday, April 8, 2011

siz cukurova'nin bereketini biliyor musunuz.

bugdaylar insan boyunu gecermis, oyle gur olurmus ki agir basaklardan yere degermis ekinler. kavunlar ise oyle sari, oyle iri, oyle agir, balli bi koku yayarlarmis ki, kavun tarlalarin cok uzagindan gecenler bile bu bayiltici kokuyu iclerine cekmek icin daha cok nefes alip verirlermis. iri iri karincalar, agir buday tanelerini sira yapip guclukle ama yine de bikacini birden tasirlarmis. bocekler binbir renkli parlaklikta olurmus, iri iri, sert kabuklu. orumcek aglari bile sineklerden gorunmez olurmus, besili orumcekler, koselerine cekilirler, bu bereketli sofralarinin tadini cikarmak icin sindirim uykularinda yatarlarmis. bazen aglar, o kadar agirlasirmis ki, ortalari cokup parcalanirmis ama aglari bereketten, agirliktan parcalanan orumcekler hemen canla basla tekrar orerlermis. petekleri ise dallar tasiyazmis, yuzlerce petekli dal topraga sarkar, yatarlarmis.

boyleymis iste benim guzelim memleketim.

kintzheim, nisan 2011

Monday, March 21, 2011

portakalli kurabiye

ne yorucu, ne cekilmez bi haftasonuydu.
pazar gunu yine tum niyetimi kullanip erken kalktim, gune guzel baslayabilme sinyalleri gonderdim.

haftanin tarifiyle, portakalli kurabiye yaptim, hem de az gelen tereyagina ve hamur olmayan malzemelere inat hic de bozmadim keyfimi. sonra sinsi sinsi yine geldi coreklendi o guzelim portakal kokusunun icine.

cikmak da bilmedi.

son olarak da careyi yatip pancurun araliklarindan gunesin batmasini beklemekte buldum. saatleri saydim. 4, 3, 2 diye, saat 7de bile havanin alacakaranlik oldugunu gordum azcik sevindim yaz mi geliyor ne diye. sonra yine beklemeye gectim.

idris'le tanistim bi de. icim ezim ezim oldu. memed'le idris tanissin istedim, kaynassinlar ve bi seyler yapsinlar diye dua ettim, idris 4 kisi, memed bi kisi dedim, ya dagda karsilasirlarsa acaba kavga ederler mi, yok dedim onlar oyle insan degil, sonra onlar daglardakilerin yanindadirlar, bence ilk once konusurlar bi guzel. sonra da anlasirlar.

gunes batinca ise bekledigim mucize oldu. burnuma jest yapmak icin kac tane kurabiye yedim bilmiyorum, cayla ve cazibeyle. eglendirdiler beni. sonra sayimiz iki katina cikti mutfakta. sonra kalktik patlicali borek yaptik bi de. sogusunlar diye balkonda usuttuk onlari....

iste dedim ya, gunes batinca butun bekledigim mucizeler oluverdi.



Monday, February 21, 2011

ince memed'in ardindan


montblanc'a cikip eskiya olucam, zenginden alip fakire vericem, don kisot'un yel degirmenleri gibi ben de uzun yuk gemileriyle kapisicam. sabah kalkarsin ince memed, aksam yatarsin ince memed.

utaniyorum da bi yandan. merak da ediyorum bi ben miyim okumayan, sucu kime gonderecegim hazir, babam! insan evine o besbin kitaplik kutuphaneyi yaparken hic mi roman okumaz, hep mi tarih okur, arastirma, psikoloji okur diye catacam. belki de onun icin benim de bu romanlari icin icin kucumsemem.

siz de beni kucuk gorun. bu 1955 yilinda ilk defa basilmis, 97 yilinda ben daha ilkokulun havasini ustumden atmaya calisirken benim cocugun koy enstitusu cikisli hocalarindan ogrenip ogrenip torbasina doldurdugu seylerden biri iste bu, ince memed. bana ise o ondort yasindaki cocugun kendi parasiyla alip sonra seffaf ambalaj kagidina ozenle kapladigi sayfalari sari sari olmus kitaplari okumak dusuyor simdi.


Wednesday, January 19, 2011

carsambanin koru

haftasonu, ouchy

dilimi isirip totomu kasiyayim, bugunlerde pek bi sansliyim. bi baykusum oldu, bi de sonunda markette kestane buldum, son oldugunu dusune dusune bi kilo aldim, bozulmadan yapmali. uzulmemeli.

yine bi yerlere gidesimiz var, az cok belli ama su maasi bi alalim ondan sonra. bi de tabi zamandan once davranip iyice duzenimi kurmam gerek, yine bi geldiler bana, 2 sene kaldi ya, ondan.

bi de sabahattin ali var, icinde seytan olan cocugun bi kadin corabi calisi var, onu anlatisi var, ne hissedecegini, ne dusunecegini bilememek var. o kadar sevdim ki, sadece o bolumu kopyalayip herkese gondermek istiyorum, okusunlar, hayret etsinler diye.

bugunlerde pek bi ozlem doluyum aslinda, herseyi ozluyorum.

Thursday, January 13, 2011

kirmizi

"ilkbahar gibi bir mevsimi olan bu dunya, uzerinde yasamaya deger… ne olursa olsun…"

icimizdeki seytan, sabahattin ali, sayfa 64. 


Friday, December 3, 2010

en iyi japon benim!

kitaplığınızın karşısına geçin. gözlerinizi kapatın. derin bir nefes alın. elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin. simdi gözlerinizi açın. bir kitap seçmiş durumdasınız.

bizim kitapliktan kitap secmek cok kolay degil, bi de bu mim geldiginde ben zaten yeni kitap secmek icin onun basinda dolaip duruyordum, onun icin bunlari yapmadan kitabimi seciverdim. tahsin yucel, peygamberin son bes gunu. kalin kapakli, can yayinlari. zaten bi daha okuyasim da vardi.


o kitabı satın aldığınız, ya da hediye gelmiş de olabilir, anı hatırlamaya çalışın. ilk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın. simdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. evet, ne güzel bir koku bu!

bu kitabi cocuga, anilarin anisi olsun diye almistim. kutuphaneden doldurmustuk yine kucagimizi kitaplarla, okumasak da sevmek icin, koklamak icin. cocuk bunu secti, sesli sesli okumaya basladi, -kimbilir kimler okudu o kitabi- o yoruldu, ben devam ettim, ben yoruldum o devam etti. aralarda susturduk birbirimizi, konusulacaklar konusuldu. ama hep banklarda oturuyorduk, yatiyorduk, okuldaki bogaz'a karsi olan banklarda. kokusu ise mis huzur kokusu, saflik kokusu, cocuk kokusu.


55. sayfayı bulun. sayfayı tekrar okuyun. sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın.

peygamber hastanenin kapisindan girerken, fehmi gulmez iliklerine dek titredi: uzerine oyle olagadisi bir durgunluk cokmustu ki, birden patlayarak ortaligi birbirine katabilir, kendini oldurmeye bile kalkabilirdi. ama durgunlugunu hep surdurdu: Feride'nin "kurtarilamadigini" soyledikleri zaman, ilk kez isittigi bir dil konusuluyormus gibi, donuk donuk bakti yalnizca. kizinin "kurtarildigini" soyledikleri zaman da oyle. sonra, naciye teyze, fehmi gulmez'in annesi, isterse karisini gorebilecegini soyleyince, yatagin basucunda, kirli talaslarla kapli tas dosemeye diz coktu, en azindan ceyrek saat suresince, gozleri feride'nin mavisi silinmis gozlerine dikili, aglamadan, hickirmadan, nerdeyse soluk bile almadan, kucuk bir cocugu sever gibi, saclarini, yanaklarini, burnunu, dudaklarini oksadi, sonra, artik kalksa iyi olacagi soylenince, hem de iki kez ust uste, boyle bir durumda insanin usuna en son gelecek sozu soyledi: "seni yasatacagim."



zurich, kasim 2010

Saturday, November 27, 2010

ah ahh ihsan amca

e ben seni cok sevmistim, cok da hayrandim, oyle boyle hayranlik degil hem de, ove ove bitiremiyordum ya hani, ne oldu ki simdi boyle.

neden bu suskunlar'i da sanki aklin bes karis havalarda yazmissin ki, hadi sen cok yoruldun, toparlayamadin, isin icinden cikamadin diyelim ama bu kitap basilmadan once baska kimse okumuyor mu allaaskina. tasvirlerine, hayal gucune yine diyecek hic biseyim yok, masallah dokturmussun ama olaylar bagli degil be amcam, hep bi soru isaretleri var aklimda, okutmadin bana bu kitabi soyle sular seller gibi. hele bi de hepi topu uc nesilden (sayfa 30) bahsederken nasil da dedeye baba (sayfa 149) diyebildin, dede kardesine de amca diyebildin be ihsan amcacim.

diyorum ya, yaptigin ise saygim sonsuz ihsan amca, hic suphen olmasin, zaten sadece cesaretinden dolayi tebrik edilesi insansin ama ben kuduruk bi insanim iste, dikkatim bozulunca olmuyor. ama az kaldi, pek az kaldi, listemdeki ilk adimi atacagim seninle. hadi hayirlisi.

Friday, October 8, 2010

ihsan oktay


bir ihsan oktay amcamiz bi de asli erdogan, onlarla yatip onlarla kalkiyoruz.

nasil oldu anlayamadim ben de ama, cocuk hep arkadan geliyor, tamam kabul ediyorum, arada ona yetistiremedigim kitaplari beklerken baska seyler de okuyor ama olsun buyulerimi bozmuyor cok sukur.

hadi ihsan oktay'i biliyorum, be demeden bunyamin diyorum ama asli erdogan oyle yapmiyor adami. sabah okula giderken metroda carpiveriyor. vuruveriyor insani. zaten yanlis kitap almisim, cocugun sozune inandik iste, kitabin adinda bi deli bi de gunce var diye, herkesin tavsiye ettigini o sanivermis. napalim, diyorum ya okuyorum ama vurula vurula. bi de gecmisini okudum ki, acaba'lardan gecilmiyor aklimdaki sorular. bogazici, doktora, fizik... daha ne kadar benzesin ki... belki belki diyebiliyorum sadece. yasi yok di mi boyle islerin, bak ihsan oktay amcaya.

ben de dun aldim ya gazi asli erdogan'dan. gelip hemen gazetelere baktim baska bi gozle. arsiv yapacam aklim sira. ama bul bakalim bulabilirsen soyle duzgun bi haber. yok. duzgun derken olumludan bahsetmiyorum. anladin sen ne demek istedigimi. mesela macaristan’daki aluminyum fabrikasi var, oradan akan atiklar var, agir metaller var, topraga, suya karisacak olan bi dolu zehir var, bi cozum bulundu da ben mi bilmiyorum acaba. ama bunun disinda ne ararsan var, ozellikle de midenin kaldirmayacagi, ozellikle de artik yuh dedigim, milliyette, hurriyette…

neyse, umudu kaybetmeyelim, mesela daha cok gidelim, tam turk kahvemi icecekken cagrildigimiz yerlere, daha cok insanla tanisalim, uzaklasilmasi gerekenleri onceden kestirelim ki enerji emmesinler ama digerlerine de daha daha sokulalim. bern’deki add’dan bi oda kiralayim, okuyalim buyuyelim. hep daha cok, hep daha cok.

Monday, August 23, 2010

aslinda bu kadarcik


cunku dunyadaki en buyuk mutluluk, bu Dunya'nin sahidi olmakti.

ihsan oktay anar, puslu kitalar atlasi, sayfa 91.

Tuesday, July 6, 2010

Kizkardesim, aynadaki suretim, hep oteledigim

"Kardeslik" kavrami, sartsiz kosulsuz dayanismadan ziyade, ortuk hasetlerden ya da bariz cekismelerden dolayi aslinda bir turlu da-ya-ni-sa-ma-ma-ya dair sinik bir gonderme tasiyor bagrinda. En azindan Kabil’den yana bu boyle. Kabil’in ozbeoz kardesi Habil’i kiskancliktan oturu oldurup, insanlik tarihinin ilk katili sifatini kazandigi goz onunde tutulursa, kardeslik baginin oyle fazla yuceltmeye gelmeyecegi ortada. Keza, kabaca kadin dayanismasi olarak tanimlanabilen ve feminist hareketin bunca zamandir yesertip buyuttugu "kizkardeslik" pratigini degerlendirirken, Kabil’in hatirasi manidar bir kupe olarak sallanmali kulaklarimizda. Kupe hayli manidar. Mesela istatistikler, gerek bireysel gerekse toplumsal yasami tuzlamis, kurutulmus ciroz kivaminda degerlendirmekten vazgecip, suyuyla, yagiyla, lekesiyle ve en dogal haliyle olcebilselerdi eger, Turkiye’de mutsuz evliliklerini noktalamak uzere harekete gecmeye curet eden kadinlari, son tahlilde gene en cok mutsuz evlilikler surduren kadinlarin engellemeye calistigini kesfedebilirdik belki de. Ya da kadinlar arasinda catir catir isleyen guc iliskilerine ve iktidar cekismelerine dair daha sahici, daha samimi veriler toplayabilirdik. Bizzat bu ataerkil sistem tarafindan uretildigi ve erkek iktidarinin bermutat surmesine yaradigi halde, kadinlar tarafindan zerre kadar sorgulanmadan icsellestirilen degerler hakkinda daha cok kafa yorabiliriz mesela. Ama bunu yaparsak eger, isimize gelmeyen sorularla yuzlesmemiz gerekebilir. Mesela hemcinslerimizden nasil ve nicin boylesine alttan alta, sakli sakli nefret ettigimizi, edebildigimizi de catal catal desmek zorunda kalabiliriz. Kadin, kadinin kizkardesi, aynadaki sureti, hep ama hep oteledigi. Mutsuzluguna ictenlikle uzuldugu, ama kendinden daha mutlu oldugunu gormeye de tahammul edemedigi.
……
Boston

elif safak/med-cezir/ XXVII/metis yayinlari/2008

Wednesday, June 2, 2010

nokta nokta hanimin hayati

tiyatroya gidemiyoruz diye aglayacak miyiz, tabi ki hayir. aliriz elimize bir tiyatro kitabi okur okur guleriz. gecen sene istanbul seferinden alinmis bir ustun dokmen kitabi. tatli mi tatli bisey. idefix'ten almistim ve 4 liraya almistim, hani sizin de elinize gelirse aliverin, okuyuverin.



Ferda   : Gelen meylde tam olarak ne diyordu Aysun?
Aysun  : "Prof. Dr. Ferda Mirzaoglu’nun soyadini Nokta Nokta olarak degistirmek istemesi, ancak bu istegin mahkemece reddedilmesi kamuoyunun ilgisini cekmistir. Cok sayida gazeteci nokta nokta gunu saat nokta noktada kendisini ziyaret ederek, hayat hikayesi hakkinda bilgi edinmek istemektedir."
Ferda   : Iyi mi kotu mu ettim bu Nokta Nokta isiyle, bilmiyorum valla.
Aysun  : Ferda Hocam soyadinizi Nokta Nokta yapmaya calismakla, cok onemli bir noktaya parmak bastiniz bence, yepyeni bir kadin hareketi baslattiniz dunyada.
Kezban : (Iceri girer.) Ablam ne baslatti ?
Aysun   : Kadin hareketi.
Kezban : Ferda Ablam, erkek hareketi baslatsan daha iyi olurdu. Kadinlar zaten hareketli, asil erkekleri hareketlendirmeli. Bak benim Durmus’a, televizyonun karsisinda butun gece aha oyle durur. Babasi bilmis de koymus adini...

(arka kapaktaki bolum ve benim eklemelerim)

Monday, April 26, 2010

baba ve pic

cuma aksami bitti. ne canla basla okudum. koltukta uyuklarken, metroda okula giderken, sabah kahvemi icerken, nmr'i beklerken, ogrenecegimi ogrendikten sonra da son sayfalarda daha fazla can cekismemek adina, cocuk yemek yapti, ben de ona sesli sesli okuyuverdim son on sayfayi. caliskan kadin su elif safak. ama o son bes-on sayfa olmazsa olurmus bence.

sonra hizimi alamamis olacam ki semaver'i aldim elime okumaya basladim, onu okumamaliymisim cok acikliymis, ben de meserret oteli'ni okudum, sevdim bunu. sonra sira cocukta. iki secenek verdim eline, sevmek korkusu ve sehri unutan adam, sevmek korkusu'yla amacimiza ulasamadik, sehri unutan adam da avuttuk kendimizi ve orada bitiriverdik. guzel oykuyu bulduk ya. yetti bize bi aksam icin. ya da bana oyle geliyor, sanki baska bi oykuye daha baslanmis ama ben varlik dergisi hayalleriyle uyumusum gibi. sonra ustume bi battaniye konuverdi, sonra bir palto, tanidim kokusundan cocugunki bu. sonra hafifcik uyandim, en sevdigim omuza yaslandim ciceklerin icine gomuldum, bi ara kalkmisim, lenslerimi cikartacam demisim, yine yatmisim, bunlar da ruya olabilir. ama sabah yoktular ki gozumde.


bi de cok fena sait faik taklidi yaparim.

Tuesday, March 23, 2010

le petit nicolas


yani pitircik. hani fransizca ogreniyoruz ya, cocuk kitaplariyla baslayalim dedik okumaya.

bahari beklemeden neuchatel'e gidince yagmur geliverdi aniden, kitapciya giriverdik, heryer fransizca olunca nereye baksak anlariz ki?! cocuk kitaplari bolumu tabi ki de. super bir fikir bulma sevincinde pitir pitir bulduk cocuk bolumunu, didik didik kitaplari incelerken birden arkamizda biri. cocuk kitaplari bolumunde biz. yakalaniverdik. hem de simdi zurih'te olan, gecen sene bizim grupta calisan bir cifte. konusuldu, gulusuldu, yine de hayallerimizden kopmadan 'le petit nicolas' serisini biriktirme karari alindi, ortakliga el sikisildi.

bana sorarsaniz kendimden pek umutlu degilim ama cocuklarimdan coook...

bi de kucuk pasta kitabi. sirf sahaf vitrinine gunluk kekler koymak icin, satilmazsa butun esnafla yemek icin, fransizca yemek kitaplarindan pasta yapiyorum diye cocuklarimin gozundeki "anne, gercekten mi" sorusunu gormek icin.

Wednesday, August 26, 2009

eksi bir

cok guzel bi yer buldum kendime blogcum. bizim okuldaki kutuphanede bogazicine kiyasla bi odayi doldurabilecek kadar kitap oldugu icin, her bolum de kendine ait bi kutuphane yapmis yine ayni buyuklukte. bombos oluyor genelde, iste ben kopruden sonra soldaki kutuphaneyi kesfettim ve ogleden sonra iki bucuk gibi aliyorum kitabimi, gidiyorum oraya, iki sayfa kitap - yarim saat sekerleme donuyorum yerime.

ben heryerde uyuyabilme ozelligine sahip birisiyim, ister koltuk ister tabure farketmez, basimi koyacak yer bulayim yeter. ve kafami koyduktan sonra da uykuya dalmam otuz saniye alir. ruya da pek nadir gorurum, nedense gorunce de pek iyi gormem, dun aksamki gibi.

kitabimi okudum, sekerlememi yaptim, masama dondum, seftalimi yedim ve –bir kilo oldugumu kutluyorum simdi...

bu sabah itibariyle, bi kilo beni terketmis bulunuyor, pantalonum biraz sanki bol geliyor, ozellikle de toto kismi, bi de sanki dolabimdaki bi pantalona daha kavusabilirmisim gibi geliyor. her ne kadar sonrasinda yataktan kalkamasam da ha bi gayret mekik de cekiyorum, bacaklarimi da calistiriyorum. pazar baslayabilmistim yememe olayina tam anlamiyla, dun cok feci gecti ama bugun pek bi keyfim yerinde, artik dusunmuyorum da canim da cekmiyor ne snickers dondurma ne de cilekli cheese cake. gelinligin altina giyecegim pembe pabuclarin ve pembe cicek demetinin gucu adina...

ikiz bebeklerin annecigi, pek iyi gidiyoruz. haftaya carsamba daha da guzel haberlerle gorusmek uzere.

Sunday, August 2, 2009

mevlana-ask

"Ellerimize dikkat edin. Surekli acilip kapanir parmaklarimiz. Tutar ve birakir, birakir ve tutariz. Bir ice bir disa. Yumrugumuzu siktiktan sonra mutlaka acariz. Oyle olmasaydi felcli olurduk. Varligimiz da boyledir. Bir an gelir acilir, bir an gelir kapanir. Kah sikisir yuregimiz, kah ferahlar. Bu tezat gibi gorunen haller varligin ozudur. Kanat cirpan kuslara bakin. Kanatlarinin nasil hareket ettigine dikkat buyurun, bir asagi bir yukari. Bir huzun, bir saadet. Boyledir hayat. Hos bir kararda, ahenk icinde, dengede."

Mevlana bugun burada olsaydi, ya da biz onu okumayi azcik akil etseydik belki de bazi kisiler mesleklerini kaybedebilirdi.

 
design by suckmylolly.com