Friday, October 29, 2010

nmr'a kadar

yine olmamam gereken yerlerdeyim.
rapor yetistirmem gerek ya, hersey duruveriyor bir anda.

ama yine de nmr'a gelene kadar aklimdan blog blog konusmaya devam edebiliyorum. ve sonra da tasidigim lab. defterine mi yoksa buraya mi yazsam tartismasini daha fazla devam etmenin bi anlaminin olmadigina karar verip ilk once defteri doldurup sonra buraya da amaaan unutmadan yazmaya baslayabiliyorum pek-ala.

bi cocuk gordum, yesil yesil bi seyler yakip fotografini cekiyordu, bi bana bakti, ben ona. sonra alevlere baktim, o da makinenin arkasindan bakti. yurudum gectim.

ogrenciler gordum, onlarin gozunden cumayi dusunmeyi calistim, hem de hava boyle acikken, cuma. cuma, demek mutluluk demek ki dedim. onlarin yerinde olmayi diledim, buyuk ihtimal yine ayni ben olacam, ama olsun.

bi arkadasimin simasini, mimiklerini unuttugumu farkettim, uzuldum.

parki gectim, karga gordum. oylecene ustumden gecti, tam ustumden. upuzun kanatlarina baktim. sanirim yuz yasinda falan dedim.

sonra otlarin arasinda bi kertenkele gordum, citir citir ses yaparak girdi calilarin arasina. ayni otlarda bi de bi dolu serce gordum, onlar da citir citir seslerle ilk once bi iki zipladilar sonra piirr kondular calilarin dallarina.

bi de bi kiz gordum, bisikletinin arasindaki sepeti plastik ciceklerle suslemis, pek begenmedim.

ardindan, bi grup cocuk, ellerinde boylarindan buyuk kartondan insanlar, dizilmisler oylece, fotograf cekiliyorlar. yol da tam ortalarindan geciyordu, bi an ne tarafta olmak istedigimi dusundum, daliverdim insanciklarin arasina.

donuste ise.

kartondan insanciklar, sapsari agacin dallarina asilmis.
kertenkeleler, serceler hala citir citir biseylerin pesindeler.
karga ucmus gitmis, kimbilir nerelere.
okul yerinde duruyor.
ve benim yarin da okula gelmem gerekiyor.

mayis 2010, ouchy

Tuesday, October 26, 2010

sali. bitiyor bile.

hava gunes gunes, soguk, ruzgarli ama gunes gunes ya daha ne olsun. bas yerden kalkar, gozler kisilmaz, etrafa bakilabilir ya daha ne olsun.

bunyem bi hafta oynamis, haftalari sasirmis zahir. aslinda pek bi buldumcuk oldum ama endiseler de ufacik ufacik duruyor.

duyulan guzel bi ses, alinan guzel bi haber. arkadas'iiimmmm. lisede sira arkadasi olmamizin disinda hicbir ortak ozelligimiz yok gibi aslinda ama ne cokmus megerse ogle tatillerinde, bos derslerde yapilanlar, konusulanlar. ne sirlar ne sirlarmis, en komiginden en basitinden ama en kiymetlisinden. ergenligimde anne-babamdan sonra uzerimde emegi olan tek kisi. yeri geldi mi bi kerecik ovdu diye havalara ucmani saglayan, yeri geldi mi de seni azarlayinca 'yok valla degistirecem kendimi' diyip boyun bukturen kisi.

heyecan heyecan. yakasi kirmizi karanfil dolu bi kiz gorecem sanki garda, yarin hem de. azcik da plan degisikligi, son 24 saat icinde soylenen degisiklikler, cocuk cok dusuncelidir sagolsun. Bi de sagolsun, sanki mahalleye elektrik verecekmis gibi heves de verir, yapar yapar.

ve bu yagmurcan icin gelsin, sogugun, kisin en tazesi.

 ekim 2010

Monday, October 25, 2010

kis kacmadan

oluyor bazen boyle, cook yazmak istiyorum ama yazacak bisey yok sanki. rapor-sunum aklima geliyor, ayda en az 3 kere rapor-sunum furyasina giriyorum zaten. kipiriklarimi anlatayim diyorum, o da ayni. sanki boyle bombos gibi. hep ayni gibi. iste sabah kalk, kaynayan yumurtalar icin 3 dakika tut, hazirlan, ye, evden cik. sonra, metroda kitap okumaca, okulda sabah kahvesi, ogle yemegi, yemek sonrasi kahve ve esyalari toplayip eve gitmece. sofra hazirlamaca, serilip oturdugun yerde kalmaca ve yatakta kitap okumaca, maksimum 3 sayfa. sanki bu kadarcik gibi. 


hele de kis geldi iyice buralara, nasil da buzustuk paltolarin icine, evin icine, kendi icimize sanki. yorulmadan yorgunluk. denemeden usengeclik.

keske diyorum ki bazen, istanbul’da olsam, en azindan memleketimde, hem ata binsem, hem seramik kursuna gitsem, hem de keman calsam. ahh bi istanbul’da olsam.

chateau de gruyeres, ekim 2010

bu aksam bi spora gitmeli, kis icimize kacmadan kabak cicegi gibi acilmali.

Sunday, October 24, 2010

amaaan arkadas.

olmasin kucak dolusu senden, benden, bizden. yeteriz biz birbirimize. bazen cook guzel seyler yasariz birlikte, agiz dolusu guleriz, sonra da dalip gideriz, gidebiliriz. ama bilelim ki yanyanayiz. canin sikilirsa ara beni diyen sese, her ne kadar hemencecik yok bana bisey olmaz desen de, aklinda ya, kalbinde ya. bu kadar iste.

iste boyle. arkadasla gecen bi haftasonu. sanki tatil gibi, o uzaklardan geldi ya sanki senle birlikte geldi gibi. bi hafiflik, bi yorgunluklarin cikmasi gibi trenlerde uyumaca ama yine yapilacaklar, yapilmasi gerekenler ve gonlun titreye titreye hayal ettikleri.




arkadas.
iyi ki geldin, hos geldin. hep ol hayatimda, buralarda, baska sehirlerde. sanki lazimiz birbirimize.

cocuk.
senle benim yasanmisliklara kirk saat daha ekledik ya ne guzel oldu.

Wednesday, October 20, 2010

yesil-pembe meselesi

birden bire coker bazen, ne insan soyle olmali boyle olmalilar ne de baskalarina verilen nasihatlar. hepsi gidiverir. kaliverir karanlikta, sanki ne sonu var ne basi varmis gibi olan karanlikta.

bi ses cikiverir, senin canin sagolsun der. bu kadarcik der. sen nefes al yeter ki, bu isi de basarama, demez, sen anlarsin. sen gulumse yeter ki, istersen herseye sifirdan baslayim, demez, sen anlarsin. sadece senin onemli oldugun, sadece senin varolmanin onemli oldugu bi 'canin sagolsun' alir goturur butun agirliklari ustunden. hele de cok sevdigin bi kisiden geliyorsa bu. ne ikinci secenekler kabul edilir ne de karanlikta kalinir, oyle bi guc verir ki sadece benligimle onemli oldugunu, somut somut, buram buram hissedince.

oyle geciverdi dun. hala yapamiyorum, o soyle olmalilari boyle olmalilari.  hala yesil arabanin pembe araba icin kasasinda pembelikler tasimasi gerekiyor.


kapalicarsi, eylul 2010

Monday, October 18, 2010

52 hafta

 biz bi ise kalkistik, hadi bakalim hayirlisi.

Friday, October 15, 2010

sen beni mahcup etme, bi de damla'yi

bir haftadir, yediklerime oyle cok dikkat ediyorum(z) ki, boylesini ne ben gordum, ne gobegim ne de kalcam. ama gel gor ki, hala da bana misin demedi, bir kilocuk, o bile olmadi. ne mekikler, ne yaptigim sporlar, ne de gecenin bi yarisi canimin istedigi seyler icin "hadi hadi, seni yemezsem olecek degilim ya" diyip kendimi tutmalarim ise yaradi.

allam, ben de cocuklarima gelinken belim bilezik kadardi demek istiyorum, cok mu sey istiyorum ki. ne olur beni mahcup etme.

ouchy, 2010

bi itiraf : lab defterimin tam ortasini gecip son yarisina girdigim icin, bir haftadir her yazdigim sayfa icin kendimi cok muhim hissediyorum. hep masamda kaldigim sayfayi acik birakip da gidiyorum, belki biri gorur de imren imren bakar diye.

bi tane daha: senede sadece iki kere istanbul'a gidip, hatta 3 senedir ilk kez tasim'e gidip, sahaflar fuarini gorup de gitmeyen sahis bendim. ama bunun telafisi varmis, tuyap fuarinda ben de varmisim.

pauillac

biliyor musun bugun, pazartesi gibi basladi, sanki haftasonunun dinlecesi bunyeme girmis gibi, ama iki gunun verimsizliginin panik haliyle birlikte. metroda da uc sayfa kitap okuyabildim, okula gelince ise gordugum manzara iyice yavaslatti butun hareketlerimi, butun umudumu bagladigim makine yine bozulmus, kimseyle muhattap olmadan yapmaya calismam mi yoksa planlarimin nasil da aksayacagini dusunmem mi bilmem cokturdu beni. sonrasinda ufak tefek denemeler yapmak, sonrasinda biseyleri yanlis anlayarak icimin sikis sikis olmasi.

ama neyseki, neyseki makineyi tamir ettim, aramizdaki sogukluk eridi gitti. ve ben simdi kaybettigim enerjinin uc-bes-on katiyla calismalara koyuldum. bi de yarin sabah erken kalkip dikis makinesinin basina gececegim hayallere, bi de bu haftanin konusu icin cekecegim fotolari dusundum, bi de birileri2 icin verecegim pozlari.

 pauillac, 2010

Thursday, October 14, 2010

sadece yasamak lazim be cancagazim

yorgunluk dizboyuydu bugun, bi de sanki hastalik dolasiyor etrafta, sanki disim yaniyor, icim tir tir titriyor gibi.

ne de cok ozlemisim megerse, geceligi giyip olmadik bi saatte yorgan altinda olmayi. iyi gelecek bu, hem de cok, en cok da hayallere, planlara.

hourtin, 2010

Wednesday, October 13, 2010

carsamba

sabahin korunde okula gelmek pek guzelmis, tabi eger saat on gibi bi saatte yatiyorsam ve benim icin gelmiyorsak.

dun aksam cok guzel bi ornege basladim, yastik olacak, ama umarim ben yapmayacagim, belki de cerceve bakalim, sahibinin yuz ifadesinden sonra belli olacak. cunku yastik yapma kismindan pek umudum yok, aslinda annem hep der, gozunu karart ve kes kumasi diye ama nedense daha oralarda degilim, acaba dunya kadar guzel kumas aldigim ve kiyamadigim icin mi bilemiyorum. bakalim yavas yavas.

bugunun planini yapmadim daha kotu bisey mi, savrulma ihtimalim yuksek demek ki su kahve bitmeden onu da yapmali. kahve demisken de blog blog parmak uclarimin icten ice yandiklarini, buyuk ihtimal kimyasallardan oldugunu dusunuyorken ve kahve suyumu hazirliyorken parmaklarimin ustunu de isiticiya yapistirip butun elimin yaniklar icinde kalmasi pek bi cik cik yaptirdi bana.


Vera’ya 

Gelsene dedi bana, 
Kalsana dedi bana, 
Gülsene dedi bana, 
Ölsene dedi bana, 
Geldim, 
Kaldım, 
Güldüm, 
Öldüm.

Tuesday, October 12, 2010

sanki aksama cuma aksami olacakmis gibi

bugun de bi haftalik gunlerden, ne yapilacak isler bitti, ne de yapacaklarim. -ne yazacakken bunu sacmalamisim bulamadigim icin kalsin boyle.

mola bile veriyorum, normal olmayan bi saatte.

ve hatta kendime elmali tarcinli bi cay bile yaptim, tabi ceyreginden fazlasi soguk su ama yine de icemiyorum. nasil oluyor da deli gibi sicak suda yikanabiliyorken su caylari sogutmadan icemiyorum.

mutlu oldum bi de bugun. sanki icimdeki biseyler kirildi, guzel hayaller ucunu gosterdi.

Monday, October 11, 2010

hoca küstü bana

oglene kadar sunumlar ogleden sonra ise hicbisey yapamama halleri. plan program buraya kadarmis, onumde kagit olmadan bise yapamazmisim.

off aslinda aklima kotu seyler geliyor, durduramiyorum da. yazayim buraya da ucsun gitsin. hani kisacik bi araftayim ya simdi, iki hafta sonra toplanti var, uc hafta sonra rapor var, dort hafta sonra ise o var. iste o icin, hala kotu olabiliyormusum, icime bin tane olumsuz kacabiliyormus, tam iyilesmemisim sanirim. ve benim tek istedigim o gun bunlari unutmus olmak.

neyse. bitmek bilmeyen diyetimdeyim onun icin bu enerji.

bikac ufak not, bi daha cocugun sozunu dinleyip m almam hicbiseyi, babanne babanne geziyorum koridorlarda, zaten dilimde de bi hep bi dua dondukten beri.

bi de benim havuc pantalonum oldu, simdilik bakisiyoruz ama giyecem bi gun.

lozan gari, temmuz 2010

Saturday, October 9, 2010

sen hic denizadami gordun mu

pazartesi gunu sunum var, yapmama ihtimalim de var, hocam pek bi merakli oldugu icin buyuk ihtimal tahtaya kalkacam. bu sefer cok cirpinmadim, sanki ogreniyorum, iki sene kala, kisa tarihler icin degil de son icin calismak gerektigini. iki sene mi, hiii!! da demiyorum, ne de olsa master da iki seneydi ve benim suanda masterdaki kadar bile beklentim yok, 4 olmasi sart degil bir olsun yeter. gercekten.

iste okuldayiz, aslinda hazirlanmak gerek, bu aksam cocugun hocasini 60.yas gunu partisi var, surpriz, nikahtan sonra ikinci topuklu giyme firsati, iyi degerlendirmek lazim.

hava cok guzel olmasa da sayili olan bu cumartesi gununde okuldayim, butun boynum, kulaklarim kasintidan kipkirmizi olsa da pek umut doluyum, kipir kipir. bundan sonraki duragimizin neresi olacagini dusundukce daha da keyifleniyorum, japonya mi amerika mi. cunku gordum ki isvicre'den bile sikayet eden insanlar varsa ki -bunlar turkiye'den sikayet edip buralara gelmis insanlar- insanin icinde olmali memnuniyet, sukur yasayip gidiyoruz demek. bi de kendi yaginda done done kavrulmak :)


Friday, October 8, 2010

ihsan oktay


bir ihsan oktay amcamiz bi de asli erdogan, onlarla yatip onlarla kalkiyoruz.

nasil oldu anlayamadim ben de ama, cocuk hep arkadan geliyor, tamam kabul ediyorum, arada ona yetistiremedigim kitaplari beklerken baska seyler de okuyor ama olsun buyulerimi bozmuyor cok sukur.

hadi ihsan oktay'i biliyorum, be demeden bunyamin diyorum ama asli erdogan oyle yapmiyor adami. sabah okula giderken metroda carpiveriyor. vuruveriyor insani. zaten yanlis kitap almisim, cocugun sozune inandik iste, kitabin adinda bi deli bi de gunce var diye, herkesin tavsiye ettigini o sanivermis. napalim, diyorum ya okuyorum ama vurula vurula. bi de gecmisini okudum ki, acaba'lardan gecilmiyor aklimdaki sorular. bogazici, doktora, fizik... daha ne kadar benzesin ki... belki belki diyebiliyorum sadece. yasi yok di mi boyle islerin, bak ihsan oktay amcaya.

ben de dun aldim ya gazi asli erdogan'dan. gelip hemen gazetelere baktim baska bi gozle. arsiv yapacam aklim sira. ama bul bakalim bulabilirsen soyle duzgun bi haber. yok. duzgun derken olumludan bahsetmiyorum. anladin sen ne demek istedigimi. mesela macaristan’daki aluminyum fabrikasi var, oradan akan atiklar var, agir metaller var, topraga, suya karisacak olan bi dolu zehir var, bi cozum bulundu da ben mi bilmiyorum acaba. ama bunun disinda ne ararsan var, ozellikle de midenin kaldirmayacagi, ozellikle de artik yuh dedigim, milliyette, hurriyette…

neyse, umudu kaybetmeyelim, mesela daha cok gidelim, tam turk kahvemi icecekken cagrildigimiz yerlere, daha cok insanla tanisalim, uzaklasilmasi gerekenleri onceden kestirelim ki enerji emmesinler ama digerlerine de daha daha sokulalim. bern’deki add’dan bi oda kiralayim, okuyalim buyuyelim. hep daha cok, hep daha cok.

Thursday, October 7, 2010

haydi bugune de baslayalim

insanin boyle saka arkadaslari olduktan sonra hic hikayesi bitmezmis.
bi de hikaye icinde daha kucuk daha acimasiz hikayeler yaratmayi beceren biz olmasak herhalde gunler oyle bos gecermis ki, can sikintisindan evde kek yapip kampuste satarmisiz.

sanki biraz yoruldum, aklima soktugum bin tane sey yavas yavas tuketiyor gibi beni.
evin durumunu dusunmek,
yapilacaklar listesinde bekleyenleri dusunmek,
enerji bulmak, enerji alabilmek.
tahammul azaliyor herseye karsi.
mesela, bugun,
sadece ve sadece bilgisayar basinda oturup bes sene sonrasini dusunmek istiyorum.
satilik arazilere, kiralik evlere bakmak,
o kadar derin.
arada bir belki de buraya yazmak, resimler secmek, oynamak, guzel sozler duyup cosmak.
ama zor bi ihtimal.

degil sadece okulda yapmam gereken isler, oyle de sistemli olmaliyim ki erkenden de cikip evle ilgilenmeliyim.
olmasa da olur -mu- aslinda,
olmaz, sen farkinda degilsin ama o kadar olmuyor iste.
bu sey gibi bisey,
mesela bi bebegin karni acikmistir, huzursuzdur, huysuzdur, ama sebebinin o da tam farkinda degildir,
karni doyurulur ve mutluluktan simariklik tavan yapar.
hani bazen sana da bana da olur bu, acliktan olup da bilmedigimiz huysuzluklar.
neyse, bunu da ortadan kaldirmam gerek.
bi de paltomun cepleri bosaltmam,
neredeyse  butun lab.i cebimde tasiyorum.

Wednesday, October 6, 2010

nmr

gozlerime inanamiyorum, kac seferdir dualarla gelip soylene soylene ayrildigim nmr, butun nazin kaprisin eter icin miydi.
bugun mu barisacaktik, bunca cile sirf bugun icin miydi. cook kanim kaynadi sana coook.

macaronlari da hakkettin, bendensin.

bu sonucu da gordum ya, yok, bugun bu ekrandan kimse beni ayiramaz.

biraz daha var buralardan gitmek icin

bugun kimyada dersim vardi.
ilk kez.
evimde gibi hissettim kendimi.
oylecene baktim uzun koridorlara, girip cikan insanlara.
bi de ufacik bi tavsiye aldim, seksensekizinci denemem %5 basariya mi dahil olacak yoksa %95 basarisizliga mi, bu soru bile yetti karnimin agrisini unutmak icin.

daha zamani var kuzulara, kecilere karismanin, herkese adlarini bilmeden amca teyze demenin.

eylul 2010, bordeaux

aklim hep arabesk basliklarda

aklim bi dolu, yazilacak sey cook, hem de nasil. bak simdi aklima dustu, acaba birakma zamani mi geldi diye, ama daha iyi bi fikrim var mi buralari doldurmaktan baska, yok, o zaman devam.

aklimda olanlar bu deli sacmalari degil elbette.

birincisi yeni bilgisayarimdan yaziyorum, alisamadik birbirimize ama olsun, yavas yavas. doktora tezi bilgisayari olcak kendisi.

ikincisi hic alakalari olmasa da bize gelecek misafirlere artik yemek vermeyi dusunmuyoruz, zira ormana dalip butun kisi gecirecek kadar kestane toplamaya niyetliyiz. hem firinimizda nasil kesilmesi gerektigini de ustadini elini operek ogrenen bi cocuk olduktan sonra hic bi sirt cantasi bos cikamaz o ormandan.

bi de hala yasananlari icime sindiremedim, donup donup bakacaz napalim.



Tuesday, October 5, 2010

mine-semra

simdi ikisi birlikte, hem de neredeyse 2 sene olacaklar, orada olmak vardi, dinlemek vardi, bi kosu odama gidip icime dolan hevesleri sacmak vardi.

mine. hani su benim hayatimin dort ayini gecirip de hergun olanlari agzim bi dolu cocuga anlattigim ev.

hikayeler anlatmayi ogrendik, keyif insani olmanin sadece siirlerde olmadigini, calismiyorsan bile yatak odani kiralayip genclerin icine karisabilmek icin butun gun agriyan bacakla nasil yemekler pisirilip sofralar hazirlanabilecegini. gercek oldugunu gorduk.


hic bu kadar imrenmemistim ki semra'ya, orada olup sessizce dinlemeyi. napalim. ben sirami savmisim. benim simdi siram, hikaye biriktirmek, sonra da mine olmak.

Saturday, October 2, 2010

esref saati

nedir bu icimde kopusan sevinc
olecek miyim ne
can yucel


eylul 2010, hourtin

Friday, October 1, 2010

bordeaux

unutmadan yazmak gerek.

bekledigimizden guzeldi aslinda, ama bence yine de isin dusmedikce gidilecek bi yer degildi.

hepi topu, bikac heykeli, iyice camurlasmis bi nehri, upuzun caddeleri -hatta istiklal'in tipkisinin aynisi diyebilecegim bi cadde- vardi.










tadimlik fotograflari yavas yavas eklemeli.

sanki...


ustume cullanan tam yirmi saatlik sikintidan kurtuldum.

sanki...

icimde biseyler kipirdamaya basladi, yine yeniden.

 
design by suckmylolly.com