Saturday, July 31, 2010

This world keeps spinning

bugunlerde oyle sik basim agriyor ki, hemen hemen her zaman diyebilirim. sabah kalkiyorum agriyor, geciyor, eve gelirken yolda agriyor, geciyor, aksam yatarken yine agriyor. bi de dislere de oyle vuruyor ki, sadece migrenim oldugunda vururdu simdi basimla birlikte. var biseyler uzuldugum yine. bi de ogreniyorum biliyor musun, icime atmayi sessiz sessiz, annem gibi olmayi, hakli oldugum gunu gorecekler diye beklemeyi.

kucuklugum agirlasmaya basladi, onu birakiyorum bi kenara artik, tasimayacagim, ya da onunla birlikte tasimayacagim. daha fazla olmaz. anlayis beklerken, sag kol isterken karsilastigin tavir yeter artik dedirtebiliyor insana, dedirtebiliyormus, bi kisiden daha biseyler istemeye cekinir oldum, yok oyle dusunmeden o halleder demeler. napalim. su cocuk var, kendi kurdugumuz bi duzenimiz var, bir de yeminim.

ama ne o ne bu biliyor musun, sen eger pazarda dolasirken tezgahlari dolu dolu goruyorsan, rengarenk, paril paril, almadan bakiyorken bile hissedebiliyorsan yasadigini, sirf tezgahlar dolu diye sukredebiliyorsan ya guzel biseyler oluyordur ya da olacaktir. ya su tekduze(ymis gibi) olan hayatima alisiyorum ya da alismam gerektigine. 30 sene yapacagim ise baslamayip hergun 30 yildan geriye saymamak icin doktoraya giristim, tek neden duzenli bi isim olmasi icin cok gencimdi belki ama sartlar da oyle geliverdi iste, o sirada arastirmadan daha iyi yaptigim bisey yoktu falan gibi. simdi de 4 seneden geri saymak, yariya gelmek uzereyim halbuki ama yine de o kadar sik bunaliyorum ki, evin esyalarini sattigimi hayal ediyorum, panolara ilan yapistirdigimi, ev aradigimi, is aradigimi, evden iki tez cikacak diye olan kosturmayi, keyifli keyifli hayal ediyorum. peki sonra yine bi durgunluk ve belki de hic bitmeyecek bi durgunluk. bana gore durgunluk, simdilik, degistirilmesi gereken bi dusunce, b planlari yaratilmasi gereken bi hayat, durmami engelleyecek b planlari, durarsam duserim cunku.

ama ben ne diyordum, iste alisiyorum galiba, kendimce olan tekduzelige, sevmiyorum ama onunla yasamaya alisiyorum, buluorum biseyler, yapacak, eglenecek, hayatimi 3-5 senelik bolumlerden kurtaracak.

yine bi bas agrisiyla daha sarsiliyorum, sonra devam edeyim.
ama sunu da dinleteyim.



Who's to say
What's impossible
Well they forgot
This world keeps spinning
And with each new day
I can feel a change in everything
And as the surface breaks reflections fade
But in some ways they remain the same
And as my mind begins to spread its wings
There's no stopping curiosity

I want to turn the whole thing upside down
I'll find the things they say just can't be found
I'll share this love I find with everyone
We'll sing and dance to Mother Nature's songs
I don't want this feeling to go away

Who's to say
I can't do everything
Well I can try
And as I roll along I begin to find
Things aren't always just what they seem

I want to turn the whole thing upside down
I'll find the things they say just can't be found
I'll share this love I find with everyone
We'll sing and dance to Mother Nature's songs
This world keeps spinning and there's no time to waste
Well it all keeps spinning spinning round and round and

Upside down
Who's to say what's impossible and can't be found
I don't want this feeling to go away

Please don't go away
Is this how it's supposed to be

Thursday, July 29, 2010

ziyadesiyle.

dun bi haber aldik.

iki senedir kumsuz, denizsiz, havuzsuz gecirdigim yazlarin sonuna gelecektim.
ucuncu senenin -o da eylul- sonunda bi tatile gitme ihtimalim vardi.
hem de sabahlari tek derdim kahvaltiya yetismek olan bir tatile.

bu tatil ayni zamanda yapamadigimiz ve buyuk ihtimal yapamayacagimiz balayinin dugun oncesi versiyonu da olacakti.

olmadi, olmayacak buyuk ihtimal.

bana ceza oldugunu dusunmeye basladim, baskalarinin gozune fazla gelmesinden ziyade.

Tuesday, July 27, 2010

Hanım, kızın yine donla koşuyor!*

Mehves Evin yazmis.

"
Bakiye Duran, Türkiye’nin ilk kadın ultramaratoncusu. 50 kilometre ve üstü maratonlarda derece alan tek sporcumuz. Samsun’un Havza bölgesi Hilmiye köyünden Duran, hayatını kitap haline getirdi. Ama köydekiler koşmasına alışamadı.

....


- Uluslararası Ultra Maraton Birliği 11 Eylül 2003’te İsviçre’nin Valais Kantonu’nun merkezi Sion’da yapılacak 110 kilometrelik süper ultra maratona davet ediyor. Organizasyon komitesi sayesinde malzemeler alınıyor. 110 kilometrelik ultramaratonu erkek sporculardan bir, kadın sporculardan üç saat önce bitiriyor.

..."

unutmusum

bi de sarki  vardi.



cekinme at havani

bi umut bi umut sorma gitsin.

keyif desen, ohoooo....

bi yorgunluk var ama olsun, idare ediyorum vucudum edene kadar, onun da sona yaklastigini hissediyorum ama eylul'e ne kaldi diye avutuyorum.

karar alabilmek bile guzel biseymis, yok onu uygulamak degil, yeter ki aklin o girdigin delikten cikma ihtimalini gorsun, yeter ki ayni dusunceler icinde dolanip durma. nasil cikmis olmanin bi onemi yok, sakin onemli de kilma.

evet, evet bu kadar bile yeter soylemek icin. ve sen, hic umrumda degilsin artik, nasil istersen oyle olsun.


Monday, July 26, 2010

kendim icin biseyler yapma zamani

ne demis sair, "çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. sonra koş git işine, dünden, önceki günden, hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, ohhh şöyle bir hafifle"

ufak tefek birikmis islerle baslamali, hava da sogudu artik o bunaltici tatile gidemeden tatil yapar-mis gibi gecen gunler bitti. rahatladim valla. bi de gordugum su sacma sapan ruyalar bitse diyorum, babamin gulben ergen fanatigi olmasina ve yeni dogmus bi bebegi tuzlayanlara dehset sacarak bebegi kacirmama gulebiliyorum ama su iki vurdulu kirdili olmayip uzuntuden benim nefesimi kesen kabuslari hala unutamiyorum, ilkinde cuzdanin kayboldugunu ogrenmistik zaten, bakalim bu sabahki nelere yol acacak.

dusunmemeli.



ufak tefek yapilacaklar listesine devam etmeli. mesela bu fotografi not dusmeli, sanki bi sasilik var, kihkih. bu sene hic fena gitmiyorum sanki, mutlucuk. bi de french knot’lu biseyler bulmali, bayildim yapmaya.

ceneyi dusurmeden, haydi ufacik tefecik islere.

Tuesday, July 20, 2010

dunya kadar

film izlemisiz, gecen iki haftada. ilk hafta benim icin pek verimli diyemeyecegim cunku bi baktim da hemen hemen hepsinde sizmisim.

ikinci hafta ise su dingin olma isine bi ara verdigimiz icin dunya kadar izlenilen filmler.



toy story3'le baslamak gerek tabi, pek guzeldi peek. sonra yatma sirasinda zamanin nasil gectigini anlamamak icin eclipse, muthis gorseller vardi, bilmem neydi diye yorumlar yapmayacagim, cunku yapamam ama bella denilen yuzunde hep bi saf, salak ifadesi ve dusunmesi-sasirmasi icin illa ki agzini bi parmak acmasi gerektigine inanan kadin icin dusuncelerimi az cok tahmin edebilirsiniz sanirim.

turk filmi izledik pek cok bi de, bornova bornova mesela, bu da guzeldi, ne cok hayattan kesitler vermeye basladi filmler, hosuma gitmiyor da degil. 11'e 10 kala ve bes sehir de pek guzel filmlerdi. bi de yuregine sor filmi var, basitce bi konusu var, zaten cok da sikmadan bitiveriyor film ama o karadeniz manzaralari bi harika. bi de busra diye bi film var, o da yorumsuz ama icindeki duygulari biraz daha netlestirmek icin sanki bi neden.

bi de oylecene izlenilmis filmler var, ben isime bakarim, onlar oynasin dursun mantigiyla. the rebound. yasli kadin, genc adam, ne tahmin ederseniz, o. tooth fairy. hayalleri yikan bi adam, filmin sonunda nasil biri olur cikar sizce. nord. bol karli, sahne sahne bi film, ayrica kar koru olunca ne yapilmasi gerekir gibi pratik bilgileri de var, digerlerine gore daha izlenilesi. runaway jury. sorular sorabilecegin, kendince cevap verip beklemedigin bi sonla biten filmlerdendi. ben sorularimi sordum, sizdigim icin de cevaplarini sabaha aldim.

Monday, July 19, 2010

hem istiyorum hem istemiyorum

-cok huysuzum gorkem, bildigin gibi degil.
hem cok uykum var hem hic eve gitmek istemiyorum.
hem disarda yemek yemek istiyorum hem param yok.
asabiyim, sinirliyim.
-ben de bisey ekleyim mi?
-soyle bakalim.
-hem yorgunluktan heryerin agriyor hem de dayak istiyorsun.
................
-hem cok sinirlendim hem de cok guluyorum

hep yanimda

5 ay oldu gormedim semos'u, o kadar cok ki icimdeki ozlem, kamerali konusmadan fellik fellik kacar oldum, telefon bana hep daha yakinmis gibi gelir zaten.
iste bu kiz, ablasinin tam yaninda, gelin ayakkabisi almak icin ayaklariyla, kina kiyafeti diktirmek icin daha ince kalcalariyla, planlariyla, fikirleriyle, guzel sozleriyle. hep yanimda hep.

sabah gelen bi zarfla canumi yanimda, beni alip antalya'ya goturmesiyle beni, kucaklayip hayallerin ustune birakivermesi, kendime disardan bakip mutlu bi kiz gormem, canuminin o kizi gormesi. hep yanimda hep.

Değişik
Başka türlü bir şey benim istediğim:
Ne ağaca benzer, ne de buluta.
Burası gibi değil gideceğim memleket
Denizi ayrı deniz,
Havası ayrı hava..

Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
Yaşadığından uzun
Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
Ağacın yüksekliğince
Dalın yüksekliğince rüzgarda ve bir yeni ömür
Vardığın çimen yeşilliğince
Nerde gördüklerim?
Nerde o beklediğim
Rengi başka
Tadı başka..
Can Yücel

sabah sabah gulduren iste o, BBH. cin cin laflar yapistirir sana, sen de ona, gulersin kis kis, hem okurken hem de yazarken. iyi gelir iste, kendine yap dermis gibi, ya da yapamadiklarini sen yapmalisin der gibi. seviyorum bunu. duymadim ki kimseden, semos'a soyleyen benden baska. o da yanimda hep, sormadan istemeden, oylecene.

bi findik kurdu yesocan, gonderdigi paket nelere nelere yol acti anlatilmaz, ancak mektupla yazilir, hem de kopyasi yapilacak kadar onemli bi mektupla. bi haftasonu gorusuruz di mi?

ve bu da size kizlar ;)

bu haftasonu

ben
bin kere o igneyi kumasa batirdim, cikardim.

sen
bin kere laaaa, sol fa sooool, mi mi dedin parmaklarinla.

sonra da ortaya bu cikti.

Wednesday, July 14, 2010

giderayak

icim rengarenk bu fotograf gibi.


incik cincik seylerle dolu masama baktikca icim daha da bi cosuyor.

kaskima bakiyorum, hemen siritiveriyorum, haftasonu kimbilir nerelere gidecez bisikletle diye.
sabah, polise giderken pazardan aldigim kiraz posetine bakiyorum, pazarin mis kokusu geliyor burnuma, cumartesi pazarda tek basima yapacagim turu dusunuyorum.
gunes gozlugume bakiyorum, lutry'de gol kiyisinda guneslenirken dusunuveriyorum kendimi.
3 kitap bi defterlik fransizca setime bakiyorum, yapmali su fransizcayi diyorum.
fotograf makinesi ilisiyor gozume, uff diyorum bu cocuk amma fotograf cekmis, hepsine bi yazi bulmali.

oyle kipir kipir iste, hasta mi olmusum, bizim cuzdan mi gitmis, ben uc haftadir pek calismamis miyim, eylul'den once yapilacak bi ton is mi varmis, annemler benden cok  dugun telasina mi girmisler, beni de mi bu telasin icine dusurmeye calisiyorlarmis, peeh.

ve

Tuesday, July 13, 2010

ama iyiyim

okulun heryerinde yazan 115'i kullanan birini ilk kez gordum.

aciyi sifirdan ona kadar nasil degerlendirecegimi ogrendim.

ilk kez sedyeye yattim, ambulansa bindim.

ilk kez bi hastanenin acilinden girdim iceri, bi hastanede yattim.

bi saat icinde hic bu kadar cok tansiyonuma bakilmamisti, ekrana baglanmamistim.

kanul takilmasi, serum ve ct benim icin asil en buyuk hastane olayi.

sonuc.

onuncu derece agrilarimin neden oldugu bilinmedi, bulunmadi, simdi biraz daha iyiyim, evdeyim, yatiyorum ama iyiyim.

cook sagol cocuk, iyi ki perdeli odama bigmac tasidin, gule oynaya yedik, amiral batti'da bir ilk yasandi 3 kez yenildim, sanirim yatak ugurlu gelmedi, ama yine de diyorum ki kurt kocayinca kuzularin maskarasi olurmus.

Monday, July 12, 2010

ogrendim ki, kabak cekirdegine alerjim yokmus

yine ciktik yollara. kosa kosa eve donduk, pek ozledik.

cook guzel bi plan yapmistik, sadece iki sirt cantasi, icinde birer yedek kiyafet, dis fircasi, mayo ve havlu, tam hayallerimizdeki gibi. sabahin besinde kostur kostur gara gidip aslinda yakin gorunen lugano icin illa ki zurih'e gitmemiz gerekiyormus, resmen gittigimiz yolu donerek 5 saat sonra vardik yeni sehrimize.







biraz dinlenelim diye hotele gidelim dedik, 4te check-in yapabilirsiniz dediler, kaldik oylecene. biz de gole gireriz diye haritadaki yuzen insan resimlerine dogru yoneldik, gordugumuz manzara ise bes guneslenen kadin ve sanki onlar atesmiscesine etrafina dizilmis beyaz gomlek siyah pantolon amcalar. kaciverdik oradan.



bu sefer de serinlemek icin dagin tepesine cikalim dedik. iyi de demisiz, mis gibi bir manzara vardi, her ne kadar sicaktan ter icinde yuzsek de ben her buldugum golgede oturmakla da yetinmeyip yattigim icin, saat bes yapiverdik ve funikuler manzarali hotelimize donduk. "you may hear funicular." ne duymasi resmen yasadik, on dakkada bir.






aksam ise hava serinleyince yuvalarindan cikan insanlarin icine karisiverdik biz de, guzel bi yemek guzel bi dondurma derken, olan olmus biz sabah farketmisiz. ne yazik ki ve tahminen festivaldeki konseri izleyelim derken cocugun cuzdani yok olmus. oylecene kalakaldik, afalladik, pazar gunu sehir merkezinde acik olmayan polis karakollari yuzunden bi de guzel bi miktar taksi parasi verdik. ingilizce, fransizca, italyanca anlasmaya calistigimiz polis, son olarak el kol hareketleriyle supurme isareti yaparak temizlikciler belki bulur, bisey olursa bi-iki haftaya arariz dedi, evet, bunlarin hepsini o supurge isaretin anlayiverdik biz.






umudumuzu kaybetmeden, gece dolastigimiz yerlere bakindik 35 derece sicak altinda ve daha fazla cildirmamak icin planimiza sadik kalmaya karar verdik ve locarno icin trene bindik.



pazar gunu acik magazalari olan ilk sehir, buyuk bi saskinlik gecirdim gercekten, megerse ne cok islemis artik hayatima. burada ise kendimizi havuza ativerdik, biraz gunes, biraz havuz, biraz gol zamanimizi boyle gecirip yemek stogumuzu yapip harika bi yoldan evimize donduk. yine iki trenle gittik ama ilki oyle guzeldi ki, iste bu dedirten manzaralar vardi ve tabi sonra anladik, daha kestirme olsun diye neredeyse yolun tamamini italya siniri icinde gitmissiz. sonra da muhtesem milan treni. milan'a da gitmeli.



simdi benim yorumlarim.

sehirlerin ikisi de pek guzel degildi, cook bina vardi, bize hep turkiye'nin bozulmus ege, akdeniz kiyilarini hatirlatti yani fransiz tarafindaki gibi sadece sehri, binalari ve ufacik tefecik dukkanlari yuzunden sevebilecegin bi tarzi yoktu. zaten cuzdan olayi yuzunden zaman kaybetmeseydik gemiyle kucuk kasabalari turlayacaktik, bi italya bi isvicre yaparak.

35 derece sicak nasil olurmus, unutmusuz biz. pek soruyoruz kendimize izmir'de nasil yasayacagiz, karadeniz mi secsek diye.

bir sir gibi sakladim halbuki nice tatilimizi, nice'ten cannes'a gecis planlarimizi, ama gel gor ki yine olmadi yine olmuyor, hem maddi olarak esktradan masraf cikardigi icin bu "gitti de gelmedi cuzdan" hem de cocugun kimligini de yuttugu icin, bi sure mumkunse isvicre sinirlarinin ici daha guvenli sanki.

Thursday, July 8, 2010

daha iyi bi fikrin olana kadar benimki gecerli

bugunlerdeki sloganimiz.

beni eve gitmekten alikoyan, yok yok, elimi ayagimi baglayan cumle.

cunku spora gidilecek, yarim saat sonra.

ama benim icim gecti, uykum geldi, bir yandan eve gitmek icin  yanip tutusuyorum bir yandan da internetten alisveris yapmamaya zorluyorum.

ve bunlar ne icin.

daha iyi bir fikrim olmadigi icin.

ve biliyorum ki eger simdi ben camura yatarsam bizim cocuk 5 kere yatar.

ha gayret ha gayret, ve bi sarki.

ahh canumi, sessiz sessiz ne iyi geldin bana


GOZLERIN
Düşlerin parlayıp söndüğü yerde
Buluşmak seninle bir akşam üstü
Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi
Sığınmak, gözlerine sığınmak bir akşam üstü

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi

Bir orman bir gece kar altındayken
Çocuksu, uçarı koşmak seninle
Elini avcumda bulup yitirmek, yitirmek
Sığınmak, ellerine sığınmak bir gece vakti

Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Bir kenti böylece bırakıp gitmek
İçinde bin kaygı, binbir soruyla
Bitmemiş bir şarkı dudağında bir yarım ezgi
Sığınmak, şarkılara sığınmak bir ömür boyu

Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış
Gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi
Ellerin bir martı, telaşlı ve ürkek
Ellerin fırtınada çırpınan bir beyaz yelken

Zulfu Livaneli

Tuesday, July 6, 2010

dingin olmak

seviyorum ne olursa olsun yeniden baslamayi,

sanki hayatimda bisey degismis gibi, alakasi yok aslinda. ya da sadece bir kirmizi kayisli saat girmistir hayatima.

ama ben seviyorum iste, her pazartesiye bi anlam yuklemeye, her cuma aksamini begenmedigim seyler icin son gece ilan etmeyi, bazen carsamba gunleri oluyor camasirdan dolayi eve daha cok zaman ayiriyorum diye, her ayin biri de pek onemli.

enerjik oluveriyorum, pozitif pozitif, daha hirpalanmamis, insanlar yormamis, ben kendi canimi acitmamisim, sadece su yukardaki cumlelerden biri, halbuki arada ya bi gun fark var ya da bikac saat.

tabi bunca seyde sonra yeni kararlar listelenmeli,

bir. dusen omuzlar kaldirilmali, yine gozler gulmeli, belki biraz daha sessiz, icinden ama hayaller kurulmali, kikir kikir gulunmeli.

iki. evde bos oturmak yok, hatta yemek haricinde pek oturmak yok. tipki da dun aksamki gibi ilk once spor sonra gece 11e kadar ouchy'de dolasmaca.

uc. okunacak kitaplar bekler, petit nicolas bekler, ezberlenecek seyler bekler. yetismesi gereken hediyeler bekler. hepsi de keyifle guzellikle balkonda yapilmali.

dort. misafirler varken iki hafta boyunca tek bir gram bile almadigim icin de icim umut dolu, bunun hakkini vermeli, tam anlamiyla saglikli beslenerek daha buyuk sonuclara imza atmali. yaz da yardimci bu konuda. tabi bir de bir ay boyunca metronun calismamasi da otobuse binmemek icin bisikletle gidip gelmeye bahane.

bes. sakin olmali. sakin ve dingin.

alti. gidilecek yerler yazilacak ama ilk once biletleri alabilelim. ama bu haftasonu, isvicre'nin italya kismina gidiyoruz, lugano ve lucarno'ya. nisanin birinci yili, evliligin de besinci ayi olmus, oylesine de kutlariz


thun, haziran 2010, cocuk

ha bu arada, gecen iki haftayi unutma ihtimalim olmadigi icin buraya yazmiyorum, anladim ben onu di mi.

Kizkardesim, aynadaki suretim, hep oteledigim

"Kardeslik" kavrami, sartsiz kosulsuz dayanismadan ziyade, ortuk hasetlerden ya da bariz cekismelerden dolayi aslinda bir turlu da-ya-ni-sa-ma-ma-ya dair sinik bir gonderme tasiyor bagrinda. En azindan Kabil’den yana bu boyle. Kabil’in ozbeoz kardesi Habil’i kiskancliktan oturu oldurup, insanlik tarihinin ilk katili sifatini kazandigi goz onunde tutulursa, kardeslik baginin oyle fazla yuceltmeye gelmeyecegi ortada. Keza, kabaca kadin dayanismasi olarak tanimlanabilen ve feminist hareketin bunca zamandir yesertip buyuttugu "kizkardeslik" pratigini degerlendirirken, Kabil’in hatirasi manidar bir kupe olarak sallanmali kulaklarimizda. Kupe hayli manidar. Mesela istatistikler, gerek bireysel gerekse toplumsal yasami tuzlamis, kurutulmus ciroz kivaminda degerlendirmekten vazgecip, suyuyla, yagiyla, lekesiyle ve en dogal haliyle olcebilselerdi eger, Turkiye’de mutsuz evliliklerini noktalamak uzere harekete gecmeye curet eden kadinlari, son tahlilde gene en cok mutsuz evlilikler surduren kadinlarin engellemeye calistigini kesfedebilirdik belki de. Ya da kadinlar arasinda catir catir isleyen guc iliskilerine ve iktidar cekismelerine dair daha sahici, daha samimi veriler toplayabilirdik. Bizzat bu ataerkil sistem tarafindan uretildigi ve erkek iktidarinin bermutat surmesine yaradigi halde, kadinlar tarafindan zerre kadar sorgulanmadan icsellestirilen degerler hakkinda daha cok kafa yorabiliriz mesela. Ama bunu yaparsak eger, isimize gelmeyen sorularla yuzlesmemiz gerekebilir. Mesela hemcinslerimizden nasil ve nicin boylesine alttan alta, sakli sakli nefret ettigimizi, edebildigimizi de catal catal desmek zorunda kalabiliriz. Kadin, kadinin kizkardesi, aynadaki sureti, hep ama hep oteledigi. Mutsuzluguna ictenlikle uzuldugu, ama kendinden daha mutlu oldugunu gormeye de tahammul edemedigi.
……
Boston

elif safak/med-cezir/ XXVII/metis yayinlari/2008

Friday, July 2, 2010

unut unut unut

su cocuga bak sadece.


sunu dinle. bi daha bak.


Thursday, July 1, 2010

bu son

yazdim yazdim dunyayi, icimde disimda ne varsa, onbin kere konustum konustum kendimle, arada sakinlestim, arada kuplere bindim yine.

sikayet etmek ya da tavsiye almak icin yazmak degildi amacim, sadece unutmamak icindi!! sadece iyi niyetimin kullanilmasina bi dur demek icindi. hani belki, belki olur da arada burayi acar hani hatirlarim, yine kendimi frenlerim, oylecene icimden cikiveren sevgi sellerini durdururum diye.

son 3 gun. gitmeden, bitmeden bi orta yol bulmak gerekmis, ben ne yaparsam yapayim, kendi evimde bile olsam bes kisi arasinda yabanciymisim, sesimi duyurmak istiyorsam "gercekten" konusmam gerekiyormus, yoksa kimse de dusunme, dusunceli olma durumu yokmus.

kendi kendini korumaktan baska caren yok, yanindaki yanindayim dese bile bi yere kadar, bu mantikli geliyor zaten, bi yere kadar. onun icin, dayanmak yok birilerine senin hakkina sahip cikarlar diye, seni oldugun gibi gosterirler diye, sen yapacakmissin.

e yapalim o zaman, konusalim o zaman, laflarin altinda kalmayalim, en azindan bi "ne demek istediniz, anlayamadim" diyelim, kekelesin, agzindan cikani o da dusunsun, ya da ben oyle umayim.

kulaklarimdan ates cikaracak kadar kizginim


dus-dusunmek-dusunce-dusuncesizlik !!!

 
design by suckmylolly.com