Tuesday, June 29, 2010

cok fotograf az yazi II (cumartesi)

farkettim de manzara resmi ne kadar da az.
gonul yapmakti ya adimiz, bi de ani toplamakti amacimiz, 6 kisi birden dolasinca da kac bin kere kac kombinasyonla fotograf cekilmisiz gorunce hayret ettim ama olsun, bunun icin deger;

- ohh, cocuk, senden sanslisi yok simdi. annen baban yaninda, karin yaninda, gezip dolasiyorsun havali havali.
- sen yanimdasin ya, ben sadece ondan sansliyim.





thun









interlaken







brienz

cok fotograf az yazi I (pazar)





 moleson-sur-gruyeres 


 gruyeres


montreux

manti

500 km gezdigimiz haftasonundan sonra tek yapacagimiz sey dinlenmekti butun gun, onun icin dun okula gidilmedi, misafirler gezdirilmeli diye dusunulmedi, bi o koltuk bi bu koltuk demeden done done yatildi.

bazisi disarda gezer bazisi kitap okur bazisi da uyurken bi manti lafi gecivermis, hersey hazirlanmis edilmis, gorkem kaldirilmis, ufacik bohcalarini yapsin diye. bohcalari yaparken bu sefer annesiz, babannesiz, etraf kalabalik olsa da yalniz hissedivermis kendini, ince ince aglamis, icine aglamis, tasmis gitmis...

coook ozlemis annesini, babannesini, kucuklugun kalabaligini, ne yaparsa yapsin etrafinda gulen yuzler, sevgi dolu gozler gormeyi. coook ozlemis. sadece haftasonu icin anne evine gitme fikri dolanmaya baslamis etrafta.


ve anneme bi kere daha hayran oluyorum.

Friday, June 25, 2010

haydi o zaman, madde madde

pazartesi gunku sunum havaymis yahuu, ya da bi gaz vermeymis, basima geleceklerden habersiz, onden mutlu etme sebebi. simdi boyle yazip seneler (!) sonra buralari okudugumda, kendi kendime 'yuh, abartmanin bu kadari' demeyim de adam gibi yazayim.

bi kere eger bi evde iki kisi doktora yapiyorsa, bu kesinlikle uzakta olmaliymis, yoksa ne cok kafana yapisan neden boyle, neden soyle sorulari olurmus. biz burada herkesten uzakta ne rahatmisiz, ne guzelmisiz, evlenmenin ne demek oldugunu bilmezmisiz. simdi cocuk alinmasin, ona bi ufak hatirlatma, uzak degil 3 sene once ailemle olan seyleri dusunsun. iste bunun icin bizim kimsenin memleketi olmayan izmir'e gitmemiz sart, istanbul disinda herhangi bi yere. en az dort sene bu kadar ayri, yalniz yasadiktan sonra artik gozlerle anlasabilmeye basladiktan sonra, bu kadar birbirimizi tanidiktan sonra ve ozellikle de en ufak biseylere bile karisilmasindan kiyametleri kopartan iki kisi olarak, cok zor.

bir insan salataya bile mi karisir, ama yok benim kapimin zilinden otesinde benim salatam yapilacak. deli miyim neyim.

iste neden oyle, neden boyle sorulari yuzunden bi haftadir pek, degil hic calisamadim, rapor ve toplantiya arti bisey soyleyemedim ama bitti iste, saat bes ve bitti hersey. huzurluyum, toplanti sonrasi hevesim de tam, ama saka maka bu iki ay pek cok onemli eylul'deki 3 haftalik tatil icin, tek ihtiyacim olan straplez bi bikini. kihkihkih.

tatil mi, ay pardooon, tatilleeer, allaam, bu bi ruya degil di mi, ve ben misafir demeden kilo vermeye devam ediyorum, bu da ruya degil di miii.

hepsini yazacam sirayla sirayla, ne de olsa haftaya tatil(mis) gibi, haftasonunu da yazacam, iki gun uc vagonlu arabayla gezdigimiz yerleri, bu haftaicinde grupca gittigimiz yerleri de. oy oyy oyyyy.

bi ic kipirtisi, bi sirnasiklik, bi simariklik hisseder gibiyim... o zaman zip zip.

ben gelene kadar :)



Sunday, June 20, 2010

bunlari yazmali

 bern, paskalya 2010, cocuk

bi gunde iki zarf biri kocaman biri supruz'lu. kocaman olandan cikan dergiler evime hos geldiler, hosluklar getirdiler. o kadar konusmadan -ama icinden icinden- sonra ilk somut guzellik. buyuk mutluluk. ikinci zarf evde bekler beni. adi supruuz. ilk tahminim tutmadi, cunku almanya'dan. ikinci tahminimde o kadar eminim ki, eve gidene kadar tahminimin ayrintilarini verdim cocuga. ama o da degilmis. gercekten supruuuz. hem de tembihli! herseyin fotosunu koyuyorsun bunu koyma diye, guldum kiskis ben de :)

2010 dunya kupasi isvicre-ispanya macini, isvicre kazandi ya hani, lozan'da bi bayram havasi vardi, hatta oyle bir bayram ki ertesi gun butun migros'larda %10 indirim vardi. bu indirim coook buyuk bisey bakmayin az olduguna, ender olabilecek bi indirim, biz de dua ediyoruz dunya kupasini kazansa belki %50 indirim yaparlar diye :)

ya ya boyle gulucukler falan, pek mutlu gorunuyorum di mi, ama cuma aksami ben tatile gidecem diye tepin tepin tepinen ben degildim sanki, bes yasindaki cocuktan farksiz ziril ziril agladim, herkes tatile geliyor, ben de gidecem diye. bi sirt oksamasi, iki tatli dil ve bi hotel rezervasyonu beni sakinlestirdi de gece bire kadar olsa da butun mutfagi tika basa doldurdum.

yarin sunum var, hatta bugun okula bile gittim ama yine de evde bir bayram havasi, yok gercekten bayram havasi, tipki bayramlardaki gibi evde pogaca, kek kokulari, hicbir sey yapmadan yayilan insanlar, ya da hic akla gelinmeyecek seyler yapan insanlar. ben ise hicbir sey yapmadan yasayamayan insanlardanim, bi kere daha denedim olmuyor, ama hicbir sey yapmadan yatabiliyorum cunku nevresim desenleri hayaller kurmak icin pek musait.

ben bir hamaratim! hem de en mutlusundan, tabaklari mutfaga tasiyan cocugun yuzunu gordukce mutluluktan ucan bi hamaratim. limonata dolu -burcu'ya sevgiler :)- surahiyi elime alip tarifleri veren anneme, gozlerini kocaman acip benimle firin basinda oturan cocuga tesekkur konusmasi yapacak kadar da mesuduum :)


sonuclar belli oldu


benden super bi anne olurmus!


ouchy, festival lunaparki, 2010

Sunday, June 13, 2010

hadi pazartesi guzel bi hafta baslat!

aslinda pazartesi sendromu icinde kivranirken birden bu sarki cikiverdi, icim umut doldu, cenem acildi. yeni hafta basliyor yahu dedim.

 


as i lay me down - sophie hawkins

butun haftasonu oyle cok yorulduk ki, en buyuk sporumuz temizlik, en buyuk maceramiz iki elimizdeki onar kiloluk kagit alisveris posetlerini yirtmadan eve gidebilmekti.

daha somut hayaller kurar oldum, mesela mutfakta yalnız kalabilme ihtimalime karsi laptopum icin bi yuva bulduk, beni eglendirsin de kotu kotu seyler icime ususmesin diye. tabi bir de bu hafta sadece keyif icin mutfaga girme muhafiyeti aldim, kendimi cok biktirmamaliyim.

daha basarili tarifler yapar oldum, alistirmalarim deli gibi devam ediyor, menemenden pogacaya kadar. hergun arayip konustugum annemle aramiza bambaska bi dayanisma eklemisiz gibi geliyor. ama yine de dusunmeden edemiyorum, insan bir kere bile mi gitmez annesi yaparken, bir kere bile yardim istemez mi bi anne.

ve ben eger 3 hafta sonra bir sunum, bir rapor, bir toplanti ve iki haftalik dort misafir icin mutlu hissedersem, kendime anne olabilirsin madalyasi takacagim.

bikac tarif denemesi ve 1 kanepe, bi mutfak cekmecesi ve bi sehpa haricinde hazirim. sanirim.

yapiyorum




Friday, June 11, 2010

"Ciğerim, hayat, sen plan program yaparken başına gelen şeymiş. bizimki de o hesap."

damlakiz sayesinde edip cansever, nazim hikmet gecesi yaptik cocukla.

cocuk oyle guzel 'ben ruhi bey nasilim' okudu ki, ben oyle guzel hatirladim ki ugur polat'i sanki dorduncuye izliyormus gibi oldum. bir cocukla, bir annemle, bir de cimen'le gitmistim. ne guzeldi tiyatro kosturmacalari.

sonra nazim hikmet'ten bir japon balikcisi, ardindan kendi sesinden,

sonra da ceviz agaci, ardindan cem karaca.





















ve tabi ki benim siirim.


bu da cocugun sectigi siir

Dünyanın En Tuhaf Mahluku
Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat.
Ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
           beş değil,
                      yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin hemen
ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içre olup
                            deryayı bilmiyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
                                    senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
                      kabahat senin,
                                     - demeğe de dilim varmıyor ama -
                      kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!
NHR


ve bu da benim sectigim sarki.



benimkinden daha guzel bir haftasonunuz olsun, bundan eminim aslinda cunku temizlemem, silip supurmem gereken 4.5 oda ve denemem gereken 2 tarif var :)

bilmem, garip iste.

hayatima girmis
3 ayri yerde yasayan
4 farkli ulkede dogan
4 profesorun
benim hayatimin 7 senesini gecirdigim yerde
bensiz
bulusup konusmalari, tek ortak noktanin benim olmasi pek garip geldi bana dun.

Thursday, June 10, 2010

imzani attin mi

bugun heryerde karsina mi cikti bu link? ve sen hala bi imza atmadin mi? imza mi urkutuyorsun seni? sadece adini yazacaksin ki? bi de tc'yi mi dert ettin? benden sana garanti gorunmuyor tc. simdi ben sana endiseli ve kararsiz bakmaya basladim, tc gorunse ne olacagini dusunuyorsun, nasil paranoyalar geliyor ki aklina? haydi git artik imzani at yine gel, cok guzel bi video var burada.

EDIT: patty diphusa "Dilekçeyi imzalarken, location terine "other countries" seçilirse T.C. kimlik no girmek gerekmediği bilgisini paylaşmak istedim.Bu bilginin yayılmasının imzaların artmasında faydalı olacağını düşünüyorum."




imzani atmistin di mi?
kontrol etcem sonra bak!

Wednesday, June 9, 2010

bonibon kokulu kutu

halbuki, hemen hemen butun gun odamdaydim, iki dakika bos biraktim, onda da sandalyeme bi kutu konuvermis.

bantlar rengarenk olmus, bi kat yirttim, icinden sahici kutu cikti, buram buram seker kokuyor, bi de rengarenk ki sorma, korka korka actim, bi de baktim ki bi kutu bonibon ufalanmis sus yapmis bana kendisi yetmezmis gibi.

bir pinokyo gulumser, omru hayatimda gormedigim caylar icilmeyi bekler.

bir cay fincan takimi, bir rengarenk catal-bicak dortlusu.

hidrellez caputlari ve hala masamda olduklarina inanamadigim iki kitap. edip cansever'le nazim hikmet siirleri.

ben bile bu kadar sevinecegimi bilmezmisim.

ayy gozunu sevdigim damlo kiz, sen cok yasa e mi.




Gelmis Bulundum

Ben mişim -neymiş- su sesiymiş
Oymuş -cam kırıkları gibi gövdemi yakan-
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel ismi bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elimde bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

suddenly everything has changed


bi arkadasim vardi. cook uzun zaman birlikteydik, birlikte buyuduk de diyebiliriz, ilkokul 5ten lise sona kadar hep dipdipe gecen zamanlardan bahsediyorum cunku. farkliydik, biliyorduk da. ama konusuyorduk iste, dinliyorduk birbirimizi. sonra universite girdi araya, ayri ayri yerlerde, ayri ayri dertlerle sonra da hayat kurma cabasi, buralarda iyice uzaklastik. ben buraya gelmeden once bi tartistik, bi daha da konusmadik, ben nisana cagirdim, cicek gonderdi, ben de kurabiyelerimden gonderdim, hani eskisi gibi olacak ama daha degil gibi anladim ben. belki dugunde diyordum belki de ben donunce. haftasonu artik kac zamandir aklima gelip duruyor diye, bi mail gonderdim, halini hatrini sordum ve butun ailesinin. o sormadan cevapladi herseyi. ben de sanki sormus gibi anlattim kabaca biseyler, sonuna da yazdim, belki bu darginlik kalkar aradan diye. gelen cevap gorusmek istemiyormus, suresiz! hersey gelirdi de aklima bu gelmezdi, basta bu kadar mi kotu bi insanim ki dedim, kolum kanadim kirildi. sonra ilk once cocukla sonra semosla konusunca rahatladim. sonra ben de gulebildim, yuh dedim, derim ben zaten cok sasirinca. yuh!

yasayan bilir universitenin bitimine yakin, yeni bi hayat kurmaya baslamadan once hersey karman cormandir, hani ondan sonrasi da eminim ki yogundur ama fatura gelir odersin, cocuk hasta olur doktora gidersin, sorunlar senin ayagina gelir, bu gecis donemi oyle mi ki, sorunu kendin yaratirsin kendin cozmeye calisirsin. hele de ailen de –sagolsunlar- cok destek gostermezse sana, oyle ruzgar nereye sen oraya. endiseler, kaygilar, depresyonlar birbir tanirsin hepsini, en iyi arkadasin bile olur.

diyorum ya iste, olmamasi gerekiyordu ama boyle zamanlari ayni anda gecirip birlikte olamadik, destek olamadik, o kadar farkliydi ki sorunlarimiz, kimin o konuda hic sikayeti yoksa digerinin butun derdi oydu, anlayamadik birbirimizi. e ben bunlari goruyorum, bunlar icin uzuluyorum, gel diyorum. o ise yok diyor. sonra neden diye yedim durdum kendimi, oyle de guzel, mantikli nedenler cikti ki ortaya. aslinda yazayim diye icim gidiyor ama bana kalsin.

iste yine diyorum; sevmiyorum, senin herseyin gulluk gulistanlik, sen hic konusma zihniyetinde olan insanlari. 

kulak kabarmasi

bu sabah metroda ben kitap cocuk gazete okurken cikagelen iki turk kizin konusmalarini nasil da elimizdekileri birakip gikimizi cikartmadan da dinledik.

icimizden kiskis gulerken aklima hisarustu otobuslerinde de yabancilar icin aynisini yaptigimiz geldi.

ama ne garip iki cumle turkce'ye kulak misafiri olmak ve ne guzel ustune bi ton dalga gecebilmek :D

tamam kabul ediyorum, kucuklerdi onlar, yaziiik, ama benim de bi hakkim olsun di mi, onca sene az mi cile cektik, parmakla gosterip gulebilmek icin.

Tuesday, June 8, 2010

hic bisey ayni degilmi ki

sabah yine erken geldim ofise. hocanin olmamasinin da buyuk etkisiyle, herkes ofislerinde, kimse kimseyi gormuyor. sanki basi bos birakilmis zorla calisan bocekler gibi.

kahvemi ictim, aklima kucuk kucuk yazilar geldi, hop gitti sonra. komiktiler bi de, uzuldum, kacti hepsi.

kendimi iyi hissetmek icin ofiste tek basima, kulaklikla dinlemedim sabah muziklerimi, odayi doldura doldura. last.fm'den beirut'la baslayim dedim, icim gecti gecti, hop basim dustu masaya. deney yaptigim alete bakayim bari diye ayaga kalktim ama donunce yine ayni his.

saat 11 olmus, birazdan ogle yemegi, sonra yine ayni can sikintisi. boynum feci. herhalde haftasonu su yarida kesilen bisiklet macerasindan kalma. ama arttikca artiyor, keske kas gevsetici sureymisim, hic aklima gelmedi ki.

nisan 2010, vevey, gorkem

bi de hissediyorum, degisik biseyler oluyor kalbimde, aklimda, kotuye yormak istemiyorum, hatta dusunmek, dillendirmek hic istemiyorum, korkuyorum icten ice sadece. cok bilmis olmak hic ama hic istemiyorum. boyle olmamali diyebiliyorum sadece.

bu iyi eder

icim daral daral, uykum da var sanki, bi ic gecmesi soz konusu yani. ama biseyler yapmali, boyle gecmez ki gun, keyfim yerine gelsin diye donup dolasip baktigim bi album var, onu kullanabilirim duzelmek icin. bi tanesi illa ki iyi gelecek bana. mesela bu.





subat 2010, roma, semos

Monday, June 7, 2010

hayirli insan

yuh, baslik icin de hic bu kadar kendimi pohpohlayici bisey yazmamistim.

gecen haftadan beri aklimda, bebek geldi mi, yoksa daha zamani var mi diye. ariyorum ama ofiste yok, cep telefonu da yok yanimda, artik dun aksam kocasini bile hamile gorunce aramaliyim dedim, olmadi sekretere sorarim dedim. ofise ilk geldigim gibi aradim, cooktan izine ayrilmis ama biseyleri unuttugu icin oyle ofise gelmis ve aramisim, ne hayirli insansin diyiverince ve haftaya geliyor diyen yari endiseli yari mutlu sesini de duyunca, oyle guzel basladi ki pazartesi, butun hafta hatta.

guzellikle gel damla hanim!

herseye enerjim var benim, evet kesinlikle!

cumartesi, lutry, ikinci el pazari

kararmaya basla!

c.tesi, lutry ikinci el pazari.

cumartesi gunu hava oyle sicakti ki nasil da yakiyordu. yeni bisiklet heyecaniyla yola ciktik bizde, farkli bi yol belirledik bu sefer kendimize. ama ne yazik ki hic de tahmin ettigimiz gibi bir yol degilmis, vizir vizir arabalar, tunellerden gecmek zorunda olmamiz, daha fazla dayanamayip donduk eve. ama aksam 10da tamamiyla gun bitmedi ya, hem de bitecek gibi gorunmuyor ya mayolarimizi giyip attik kendimizi golun yanina, cimlerin ustunde guneslene guneslene ben kitap okudum, cocuk dinledi. pek de fena yakmis gunes, hani olur ya gunesten sonra vucut isin artar aksam olur usursun, ozlemisim bu duyguyu.

koskoca pazar da banyomuzu sildik supurduk, basladi bile 2 hafta sonra gelecek misafirler icin temizlik toparlanma senligi. yavas yavas yapmaya devam etmeli, hepsini bi ana sikisitirip hir gur yasamamak icin, ogreniyoruz be, pek guzel oluyoruz.

Friday, June 4, 2010

bikac film

kendini olum doktoru olarak tanitan bir adam. degisik mekanizmalar yaparak insanlarin kendi kararlariyla olmesine yardim ediyor. mesela zehirli bir gazin hortumunu hastanin kendisinin bilinciyle acmasina yardim ediyor ve o kisi aci, agri duymadan oluyor. ve bunun tabi mahkeme aciklamalari, insanlarin protestolari da isin icine girince degisik bir film olmus, karar veremiyor insan neyin dogru olduguna.
irak'ta savasan amerikan askerinin amerikali ust duzey gorevlilerin insanlara soyledigi yalanlari kesfetmesi. toplu imha kimya silahlari arayan askerler hicbir sey bulamaz ve istihbarattan suphelenirler, buradan baslayarak sasilacak derece carptirilmis bilgileri ogrenir. guzel, heyecanli bir filmdi.

ejderhani nasil egitirsin. sevimli bi cizgi film, oyle kahkahalarla gulup eglendik diyemeyecegim ama sikilmadan izledik ve zaman gecirip pisman olmadik. film konusunda dara duserseniz bi sans verin derim ben.

yazı tura. o kadar oduller aldi bu film, cok da iyi hatirliyorum ses getirdigi zamanlari ama neden gidemedigimi hatirlamiyorum, gecenlerde izledik, etkilendik, uzulduk, begendik. iyi ki izlemisiz diyorum.

new york, i love you. bu film de kucuk kucuk hikayelerden olusuyor ve her hikayenin yonetmeni de farkli. cok yuksek bi puan alamamis olsa da ben sevmistim bu filmi, renkli, kipir kipir gelmisti bana. bulursaniz izleyin bence.

sirasi gelince gorecez.

bebekler sevdik, pakistanli kapkara bi anneden ve isvicreli bembeyaz bi babadan olma tek yumurta ikizi oglanlar. bi aylik bile yoklar, oyle kucukler ki. cocuk aldik kucagina birini, nasil da sakinler nasil da rahatlar. cocuk cok sevdi cook sevdi, evliligi hallettik ya doktora yaparken keske bebegi de halledbilseydik dedim icimden, benim klasik aradan cikardi anlayisimla, bi kere oldu oyle buyuverir bizim sorunlara onunkiler de eklenir giderdi diye. benim bi arkadasim var, masterin son senesi yapivermis bebegi, bebek bile diyemiyorum simdi sunu doktorayi bitirdiginde ilkokula giden bi kizi vardi, simdi kimbilir kocaman olmustur.

ne kadar farkli cocuklara ilgimiz, biz ilk once dunya senin etrafinda donuyor diye ogretiyoruz sonra da ama senin etrafinda donmuyor diyoruz. biliyorum boyle atip tutmak cok kolay ama daha bi aylik bile olmayan bebekleri 30-35 kisilik bir apero'ya getirip elden ele dolasmalarina izin verir miyiz bilemiyorum, ya da ne boynuna ne koluna, gozune, kasina dikkat etmeden hem yedirir hem yer miyiz.

Thursday, June 3, 2010

Nazım Hikmet Ran 'ın Otobiyografisi

Otobiyografi
1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
                                                                         ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
                                              ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
                                                                verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
                                                 sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
                                ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
                       çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
       camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
       ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
       Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan fakan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
                             insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
                  başımdan neler geçer daha
                                              kim bilir

(11.9.'61 - Doğu Berlin)

Wednesday, June 2, 2010

nokta nokta hanimin hayati

tiyatroya gidemiyoruz diye aglayacak miyiz, tabi ki hayir. aliriz elimize bir tiyatro kitabi okur okur guleriz. gecen sene istanbul seferinden alinmis bir ustun dokmen kitabi. tatli mi tatli bisey. idefix'ten almistim ve 4 liraya almistim, hani sizin de elinize gelirse aliverin, okuyuverin.



Ferda   : Gelen meylde tam olarak ne diyordu Aysun?
Aysun  : "Prof. Dr. Ferda Mirzaoglu’nun soyadini Nokta Nokta olarak degistirmek istemesi, ancak bu istegin mahkemece reddedilmesi kamuoyunun ilgisini cekmistir. Cok sayida gazeteci nokta nokta gunu saat nokta noktada kendisini ziyaret ederek, hayat hikayesi hakkinda bilgi edinmek istemektedir."
Ferda   : Iyi mi kotu mu ettim bu Nokta Nokta isiyle, bilmiyorum valla.
Aysun  : Ferda Hocam soyadinizi Nokta Nokta yapmaya calismakla, cok onemli bir noktaya parmak bastiniz bence, yepyeni bir kadin hareketi baslattiniz dunyada.
Kezban : (Iceri girer.) Ablam ne baslatti ?
Aysun   : Kadin hareketi.
Kezban : Ferda Ablam, erkek hareketi baslatsan daha iyi olurdu. Kadinlar zaten hareketli, asil erkekleri hareketlendirmeli. Bak benim Durmus’a, televizyonun karsisinda butun gece aha oyle durur. Babasi bilmis de koymus adini...

(arka kapaktaki bolum ve benim eklemelerim)

Tuesday, June 1, 2010

haziran gelir, nelerle gelir

haziran gelir, tam benlik bi yuzugun haberiyle gelir, beni bekler orada, hele de oyle guzel bi insanla tanisarak buyuk bir keyifle alinmissa, sabirsiz sabirsiz beklenir.



bununla da yetinmez, bi de bi guzellik yap der, en fanatik oip'ci olarak giy ama arada bir de nehir'in durumuna bak, bak da biseye ihtiyaci var miymis ogren, lazimsa kosuver yine yanina.


haziran gelir, guzel bi kadinin dogumgunuyle gelir, pek guzel sarki esliginde kutlar genc oldugunu hem gonluyle hem yasiyla. bi de pembe kusumun dogumgununu getirir, tam ortada, butun haziran kutlayalim diye.

haziran gelir, bi bisikletle birlikte, bugun kavusacagim bisikletimle gelir, acaba ekmek almaya ben gider miyim korkulariyla gelir bi de.

haziran gelir, yeni baslayacak bi fransizca kursuyla gelir, ya takip edeceksin ya bu diyardan gideceksin der.

haziran gelir, eylul icin yavas yavas dikkat etmeye baslasan der, aman cok da zayiflama sonra bol gelmesin gelinlik der :P

haziran gelir, mayis sonundaki toplantinin guzel gecmesi ferahligiyla gelir, evde biraz calisma masanda(!) kumaslarinla ilgilenbilirsin izniyle gelir.

haziran gelir, misafirlerle gelir, cocugun annelerini getirir, ne kadar ben desem de ben annemi daha cok ozlemistim ama diye. listelerle gelir, temizlikle gelir, heyecanla gelir, e o kadar geliyorlar bi daha hiic gitmesinler, ben daha cok yalniz hissedecem kendimi sizlanmalariyla gelir.

ve uc ayda bir yazmam raporu da getirir, bi de toplantiyi, bi de sunumu.

haziran bi dolu seyiyle bekliyor beni, olsuun ben hepsini yasayacam ki :)

fransizca calisiyoruz biz


coook uzun zaman oldu fransizca calismayali, hatta bildigim butun kelimeleri unuttugumu bile dusundum gecenlerde; gitmek, almak, yasamak... bile.

ve yine oturduk, ayni kitaba yine basladik, onar kere soylemelere, melodi tutturmalara. benim sabrim pek yok aslinda calisma kitabindaki diyaloglari tek tek ezberlemek icin, birlikte 1 saat calisiyoruz sonra cocuk yalniz devam ediyor. diger turlu ben calistim sen calismadin, bana fenalik geldi, kalkacam ben, off azcik icten soylesene falan diye didismeler basliyor.
herkesten bi adim.

videonun heyecanliyla melodisi kacmis bi parca, ama yine de unutmamak adina.

 
design by suckmylolly.com